12 Şubat 2008 Salı

Dünyanın ilk bilgisayarı ve nasıl yapıldığı

Dünyanın ilk bilgisayarı ve nasıl yapıldığı
Bilgisayar tarihçesine bir göz atarsak, bilgisayar fikrinin çok eskilere dayanmadığını görürüz. Daha 1830′larda Charles Babbage (1792-1871) fark makinesini ve ardından analitik makineyi yapmasıyla hesaplama işlerinin elektro mekanik araçlara yaptırılması ve sonuçların elde edilmesi görüşü doğmuştu. Charles Babbage yaptığı bu makineler ile başarılı sonuçlar elde edememesine rağmen, bilgisayarların temelinin onun tarafından atıldığı kabul edilmektedir.

1850 yılında George Boole kendi adıyla anılan ve sadece 1 ve 0 rakamlarının kullanıldığı Boole Cebiri sistemini bularak, bilgisayarların gelişimi üzerinde önemli rol oynamıştır.

1890′da Herman Hollerith tarafından, delikli kartlarla bilgilerin yüklenebildiği ve bu bilgiler üzerinde toplama işlemlerinin yapılabildiği bir elektro mekanik araç geliştirdi. Bu hesaplayıcı ABD’nin 1890 nüfus sayımında başarılı biçimde kullanıldı.

İlk analog bilgisayar 1931 yılında Vannevar Bush tarafından gerçekleştirildi. Buna karşılık, ilk sayısal bilgisayarı George Stibiz 1939′da New York’taki Bell Laboratuvarında üretti. Stibiz ikili sistemi bu makinaya uygulayarak komplex sayılarla aritmetik işlemler yapılmasını sağladı. Bilgisayarlar konusunda en önemli ve hızlı gelişmelerin 2. Dünya Savaşından sonra başladığı görülüyor. Haward Aitken IBM ile işbirliği yapmak suretiyle 1944′de MARK I’i tamamladı. Bu bilgisayar küçük kapasiteli olmasına rağmen o günün koşullarında büyük bir başarı olarak kabul edildi. MARK I’e bilgiler delikli kartlarla veriliyor ve sonuçlar yine delikli kartlarla alınıyordu.

Bir grup bilim adamı tarafından 1945′de ENIAC isimli bir bilgisayar yapıldı. ENIAC askeri amaçlar için geliştirildi. Radyo lambaları kullanılıyordu ve MARK I’e göre oranla oldukça hızlıydı. Bu bilgisayar ile elektronik bilgisayara geçiş başlamış ve mekanik donanım yerini elektronik devrelere bırakmıştır.

Ticari amaçlarla kullanılabilen ve seri halde üretimi yapılan ilk bilgisayar UNIVAC I oldu. Bu bilgisayarın giriş-çıkış birimleri manyetik bant idi ve bir yazıcıya sahipti. Aynı yıllarda IBM 701 bilgisayarı piyasaya çıktı. Bu bilgisayarın vakum tüplü ve basit biçimde programlanabilen bir yapısı bulunuyordu. IBM firması 1958′den itibaren bilgisayarda vakum tüpleri yerine diot ve transistorları kullanmaya başladı. Buna bağlı olarak daha küçük, hafif ve daha az ısınan bilgisayarlar pazarlandı. Ayrıca bilgi depolama ortamları olarak disk ve tamburlar kullanılmaya başlandı.
1964 yılından itibaren transistorların yerini bütünleşik devrelerin alması bilgisayar alanındaki gelişmelere ivme kazandırmış; daha hızlı, güvenilir ve maliyeti daha ucuz bilgisayarlar üretilmeye başlanmıştır. 1970 yılından itibaren geniş çapta bütünleşik devrelerin kullanılmaya başlanmasının bilgisayar devrimine yeni boyutlar kattığı görülmüştür. Özellikle 1993 yılından itibaren geniş bellekli ve hızlı bilgisayarlar yanı sıra güçlü programlama dilleri ve işletim sistemlerinin ortaya çıktığı dikkatleri çekmektedir. Artık eski bilgisayarlarda kullanılan çekirdek bellek yerine daha ucuz manyetik iç bellekler kullanılmakta ve bilgisayar maliyetleri gün geçtikçe düşmektedir.

İLK BİLGİSAYARLAR
Bilgisayardan, PC, Kişisel Bilgisayar, IBM-uyumlu bilgisayar diye söz edildiğini, kimi zaman 386,486, Pentium adlarıyla adlandırıldığını duymuş olmalısınız. Biraz daha ileri giderek, ISA, EISA, PCI bilgisayarlardan da söz edildiğine rastlamışsınızdır. Biraz daha teknik konulara meraklı olanlar, AT, XT, Ps/2 gibi terimlere de aşina olmalılar.

1980′lerden bu yana kişisel bilgisayarları ya ana kartının genel mimarisi, ya da ana işlemcinin modeline göre türlere ayırmak gelenek oldu. Şimdi PC dünyasına biraz daha yakından bakabiliriz:

IBM-PC
Bilgisayar çılgınlığını başlatan bu cihaz, 1981 yılında piyasaya sürüldüğünde, hangi tür mağazalarda satılabileceği bile belli değildi. İki adet 5.25 inçlik floppy disket sürücüsü olan IBM PC’nin sabit diski yoktu. Ana işlemcisi Intel 8086 idi; beş adet kart yuvası vardı. Bir süre sonra IBM bu modele sabit disk koydu; ama RAM çipi denilen bilgisayarın hafızasını oluşturan çipi alakartla birleşik olduğu için arttırılması mümkün değildi. Elinizde böyle bir antika bilgisayar varsa, yenilemek güncelleştirmekten vazgeçin; olduğu gibi saklayın. Bir süre sonra antikacılara ya da bilgisayar-teknoloji müzelerine satabilirsiniz.

IBM XT
IBM firmasının 10 megabyte sabit disk koyduğu ilk kişisel bilgisayarı olan XT’nin CPU’su da ilk PC’ye göre daha hızlı Intel 8088′di. Kart yuvası sayısı 8′e çıkartılmıştı. 8-bit tabir edilen standartta kart kabul eden bu bilgisayarın da bugün layık olduğu tek yer müze!

IBM AT
1985′te piyasaya sürülen ve bugünkü şekliyle PC’nin gerçek büyükannesi olan AT, Intel 80286 CPU üzerine inşa edilmişti. Orijinal PC’ye göre beş kere daha hızlıydı ve 16-bit standardında kart kabul ediyordu. IBM firması, bu bilgisayarla, ISA denen ana kart mimarisini bütün endüstrinin yararlanabileceği şekilde kullanıma açtı. ISA bütün bilgisayar endüstrisi için standart mimari anlamına geliyordu; nitekim öyle de oldu. Bir anda yüzlerce şirket, AT ile uyumlu cihazlar imal etmeye başladı. Modemlerin, tarayıcı ve diğer harici cihazların bilgisayara bağlanmasında kullanılan ara-birim kartlarının bir anda mağazaları doldurması, bu standardın gerçekten bütün endüstri tarafından kabul edilmesiyle mümkün oldu. Ancak AT bilgisayarların ana kart hızı bugünkülere oranla son derece düşük olduğu için böyle bir bilgisayarın yeni kartlarla güncelleştirilmesi, yeni kartlara verilecek paranın çöpe atılması olur. IBM-AT bilgisayarın ana kart büyüklüğü, günümüzdeki modern kartlarla aynı olduğuna göre, kasasının boş kutu olarak değerlendirilip, içindeki herşeyi değiştirmek mümkündür. Ancak orijinal AT’nin güç birimine ayırdığı yer çok küçük olduğu için, yenilemek için göstereceğiniz zahmet, boş kutu masrafından sağlayacağınız tasarrufa değmeyecektir.

PCjr ve PS/2
ISA standardının kabulü ile IBM dışındaki firmaların IBM-uyumlu denilen bilgisayar imalatı da hızlandı. IBM’in ilk AT bilgisayarları oldukça pahalı idi. Diğer firmaların IBM-uyumlu bilgisayarları ise çok daha ucuzdu. IBM, 1986 ve 1987 yıllarında çıkarttığı PCjr modeli ile diğer firmalara kaptırmaya başladığı ev-bilgisayarı pazarını geri almaya çalıştı. PS/2 ise, IBM başka firmalar tarafından benzerinin yapılmasına izin vermediği bir mimari ile yapılıyordu. IBM bu mimariye MCA (Micro Channel mimarisi) adını veriyordu. ISA’dan farklı, günümüzdeki Tak-Çalıştır türü kartlar gibi, MCA bilgisayarları için yapılacak kartların ayarlarının kullanıcı tarafından değil, bilgisayar tarafından otomatik yapılacak olmasıydı. Ne var ki, bu strateji tutmadı. PCjr, çok az yetenekli oluşu; PS/2 ise herhangi bir mağazadan satın alınabilecek ISA kartları kabul etmediği ve MCA kartları diğerlerine oranla üç-dört kat daha pahalı olduğu için PS/2 bilgisayarları birkaç kişi ve firmanın antikaları arasında yer aldı. IBM, daha sonra fazla duyurmadan, PS/2 bilgisayarların ISA modellerini de çıkarttı. Eğer böyle bir bilgisayara sahipseniz, anakart yeri yeni anakartları alacağı ve güç birimine ayrılan köşe oldukça geniş olduğu için her şeyi yenilemek şartıyla, boş kutusu olarak kullanabilirsiniz. Ancak dökme-metal şasesi yüzünden yerinden kaldırması zor olan PS/2, kullanıcıya hayatı bayağı zorlaştırabilir.

386, 486 ve PENTIUM
Ve geldik günümüzün modern bilgisayarlarına. 1987′den itibaren Intel firması her iki yılda bir ana-işlem çipini daha hızlı ve daha çok işlem yapabilen modellerle geliştirmeye başladı. 486′yı 586 izledi. Bu sırada diğer firmalarda CPU üretmeye ve kendi çiplerine Intel-benzeri isimler vermeye başlamışlardı. Intel firması, rakamdan oluşan marka ve mamul adlarının telif hakkını korumanın güç, hatta imkansız olduğunu acı şekilde öğrenince, 586 çipine “beş kelimesinin Latincesinden (Penta) türetme Pentium adını verdi. (Pentium adı o kadar tuttu ki, Intel 686 ve 786 olması gereken çiplerine Pentium II ve Pentium III adını verdi.)

İntel Ailesinin Gelişimi
Intel firmasının 386 çipi ile geliştirdiği bilgi işlem yöntemi, daha sonraki bütün çiplerinde aynen uygulanmıştır.Bir başka deyişle 486 ve Pentium çipleri sadece daha gelişmiş 386′dır. Bugün sadece “386-çipi” diye adlandırılan ISA mimarisinde inşa edilmiş bilgisayarlar, hafıza ve sabit disk alanına göre modern işletim sistemlerinin bir sürümü ile çalışırlar. Bu tür bilgisayarlarda CPU, RAM ve Sabit Disk imkanlarına göre Windows 3.1, Windows 3.11, Windows 95…2000,Windows NT işletim sistemini görebilirsiniz. “Açık sistem” veya GNU gurubu denilen işletim sistemleri (Linux gibi) 386-tipi bilgisayarlarda yeni Windows sürümlerine göre daha rahat çalışır.

Intel 386 veya Intel 486 (ve bunların dengi olan AMD ve Cyrix çipleri) bulunan bilgisayarlar, ISA ve bunun geliştirilmişi olan EISA mimariye sahiptir; yani çarşıdan alacağınız herhangi bir ara-birim kartını takabilirsiniz. Fakat Intel, ISA’nın ve EISA’nın en büyük zorluğu olan, takılan kartın ince ayarlarının kullanıcı tarafından yapılması zorunluluğunu ortadan kaldıran ve adına kısaca PCI dediği yeni bilgisayar mimarisi geliştirdi. PCI mimarisinin en büyük özelliği bu mimariye uygun kartlar katıldığında kartın bilgisayarla uyumlu hale getirilmesi için hiçbir ayarının yapılması zorunluluğu (ve çoğu zaman imkanı) olmamasıdır. Bu tür bir kartı ISA ve EISA bilgisayara takamazsınız, ama PCI mimarisindeki ana kartlarda genellikle birkaç ISA, hatta EISA kart yuvası bulunabilir.

Çeşitli ana kart firmaları, 386 çipinden CPU’yu takılıp çıkartılabilen tarzda yapıyorlar. Ayrıca 386-tipi ile bilgisayarın hafıza çiplerinin de değiştirilmesi ve artırılması mümkün hale geldi. Bu tür bir ana karta sahipseniz, büyük bir ihtimalle bilgisayarınızın CPU, RAM ve benzeri birçok unsurunu yenileyebilirsiniz.

Intel Firması 1968 yılında hafıza tüm devreleri yapmak üzere kuruldu. Üretecekleri bir hesap makinesi için CPU tüm devresi isteyen, hesap makinesi üreten bir firmanın talebi; ve yine üretecekleri bir terminal için yine özel bir tüm devre isteyen, diğer bir firmanın isteklerini karşılamak için, Intel firması 4004 (1971) ve 8008 (1972) CPU’larını yapmıştır.
Mikroişlemciler ve mikrobilgisayarların sınıflandırılmasında en temel bir ölçü, mikroişlemcinin tümdevre-üzerinde işlem yaptığı en uzun verinin bit sayısı, yani kelime uzunluğudur (word length). 4-bit işlemci olan 4004 ve 8-bit işlemci olan 8008′den başlayarak, mikroişlemciler ve mikrobilgisayarlar için, 4-bit, 8-bit, 16-bit, 32-bit, 64-bit gibi veri uzunluk standartları doğmuştur.
Intel, bu ilk müşterilerden başkasının, 4004 ve 8008 tüm devrelerine ilgi göstereceklerini tahmin etmediği için, üretim hattını düşük kapasitede tutmuştu. Fakat tahminlerinin aksine, bu tüm devrelere çok büyük bir ilgi oldu. Bunun sonucu ve aynı zamanda 8008′in 16K’lık hafıza limitini aşmak amacıyla, Intel firması 1974 yılında genel-amaçlı 8080 CPU’sunu üretti. Birden bu tüm devreye büyük bir talep oldu ve kısa bir süre içinde 8080, 8-bit mikroişlemci endüstri standardı oldu. Intel, iki yıl sonra 1976′da, gelişmiş bir 8080 işlemcisi olan 8085′i piyasaya sürdü.

Intel 1978 yılında ilk 16-bit mikroişlemci olan 8086′yı üretti. 8086 daha önceki 8080/8085 ürününe bazı yönlerle benzemesine karşın, iki işlemci ailesi birbiri ile uyumlu değildi. Bir yıl sonra 1979′da üretilen, 8086′nın 8-bit veri yoluna sahip sürümü olan 8088, 1981 yılında üretilen IBM PC mikrobilgisayarlarının ilk işlemcisi olmuştur. Kısa sürede endüstrinin 16-bit mikroişlemci standardı olan 8086/8088, günümüze kadar uzanan pek çok değişik ürünüyle , x86 ailesi diye adlandırılan mikroişlemci ailesinin çekirdeği (core) oldu.

İNTERNET İN HAYAT HİKAYESİ
İlk geniş alan ağı olan ARPANET 1960′lı yılların ortasında askeri amaçlarla ortaya çıktı. Nükleer bir savaş esnasında telefon hatlarının çoğunun tahrip olması durumunda bilgisayar iletişiminin sürdürülmesi amaçlanıyordu. Paul Baran, Rand Corp. adına paket-anahtarlamalı ağ fikrini gelişdi. Paket anahtarlamalı ağlarda, her mesaj küçük parçalara bölünür ve bu parçaların varış noktasına başarı ile ulaşıp orijinal mesajın oluşturulması sağlanır.
1969 yılında DARPA (Defense Advanced Projects Agency) Amerika’da örnek bir paket anahtarlamalı ağ oluşturulması için bir proje başlattı. Bu ağın adı ARPANET’ dir. ARPANET, veri haberleşmesindeki tekniklerin öğrenilmesi amacı ile oluşturulmuştur. 1972, ağların ağı ortaya çıkmaya başladı. 40 bilgisayardan oluşan bir ARPANET gösterisi yapıldı. 1975 yılında başarılı bir biçimde ARPANET işlevsel bir ağ konumunu aldı, birçok organizasyon bu ağa katıldı.

1983 yılında, Internetworking Working Group (INWG) TCP/IP’ye temel halini verdi. TCP/IP protokolleri de askeri standart olarak (MIL STD) uyarlanmıştır. Aynı yıllarda Internet terimi yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. TCP/IP protokolünün Unix işletim sistemine eklenmesinin ardından, 1984 yılında DNS (Domain Name System) tanıtılmıştır. DNS’ in tamamlanması 4 sene sürmüştür. 1985 yılında, NSFNET süper bilgisayarlar arası TCP/IP tabanlı ağın oluşturulup çalıştırılması için kuruldu.
eski ARPANET, MILNET ve daha küçük ARPANET (DDN: Defense Data Network) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. 1990 yılında ARPANET varlığını yitirmiştir.

İnternet orijinal ARPANET’ den doğmuş, bağlantılı ağların dünya çapında bir koleksiyonudur. Bu ağlar değişik fiziksel ağlardan tek bir mantıksal ağa bağlantı için Internet protokolü (IP) kullanırlar.
İnternet’i başlangıçta yoğun olarak akademik dünya kullanmakla beraber, son yıllarda Internet bilgi çağı toplumlarının her kesimi için vazgeçilmez bir araç olmuştur.

Bilgisayarın icadı; Kim, Ne zaman, Nasıl icat etti? Nasıl Çalışır?

Bilgisayarın icadı; Kim, Ne zaman, Nasıl icat etti? Nasıl Çalışır?
İnsanlığın ilk günlerinden beri hesap yapmaya her zaman ihtiyaç duyulmuştur. İlk insanlarda hesaplama; varlıkları başka bir grubun elemanlarıyla eşleştirme yapılarak yapılmıştır. ÖR: Bir sürüdeki koyunları çakıl taşları temsil ediyordu ve bu taşlar bir torbada saklanıyordu. Bir koyun eksilirse bu çakıl taşlardan taş çıkarılıyordu, ya da taş ekleniyordu.

İnsanların hesaplama yöntemi ilk kez ABAKÜSLE düzenlenmiştir. Böylece, Pozisyona bağlı sayı gösterimine başlandı.

İşlemler sembolik gösterimlerle ifade edildikten sonra Papirüs denen kağıtlar ve hayvan derileri depolama aracı olmuştur.

Başta Taşkentli alim Muhammed İbni Musa el Harezmi olmak üzere bazı isimler Bilgisayar ve parçalarını bir araya getirmiştir. Günümüzdeki adını El Harezmiden almıştır.

Algoritma bilgisayar programının alt adımlarının gösterimidir.

1642’de Blaise Pascal eldeki toplama yapan oyuklu makine geliştirdi. 1673’de Gattfried Leibniz çarpma yapan makine geliştirdi.

1801’de Jasoph - Marie Tacguard otomatik dokuma tezgahı icat etti. Bu makine, insan yerine makine kullanımına geçtiği için Fransa’da isyana neden oldu.

1802 yılında Charles Bobboge çalışmaları yetersiz buldu ve Fark Makinesini icat etti. Bu makine için İngiliz Hükümetinden yardım istediği için tarihe geçti.

1833’te ise Bobbege Analitik makineyi icat etti. Bu yüzden Babbage’a “Bilgisayarın Babası” dendi.

1925’te Vannevar Bush integral ve diferansiyel alabilen bir analiz makinesi icat etti. 1930’da nihayet dünyanın en büyük hesaplama aygıtı yapıldı. 1935’te Alman Konrad Zuse elektrikli ikili tabanda işlem yapan Z-1 adlı bilgisayarı geliştirdi. 1938’de Z2 tasarlandı. Konrod 2. Dünya savaşından sonra Zürih üniversitesinde Z-4 adlı bilgisayarı geliştirdi.

2. Dünya Savaşı boyunca uçaksAvarlar için bilgisayara ihtiyaç duyuldu.

İlk geniş ölçekli otomatik, elektromekanik bilgisayar Howard Aiku ve Messrs tarafından 1944’te gerçekleştirilen MARK I’dır.

1943’te başlanan ENIAL bilgisayarı değişik üniteleri bağlayan, programlanabilen, paralel hesaplama yapan dev bilgisayardır.

1947’de transistör icat edildi.

Transistör bilgisayara güvenilirlik ve hız getirdiğinden bir devrim oldu.

1960’da Gene amdahl kesirli sayılarda işlem yapan, ilk TİCARİ BİLGİSAYARI yaptı.

1957’ye kadar bilgisayarda bellekler kısaydı. 1957’de RAMAL hard diske sahip ilk bilgisayarı üretti.

1958’de elektronik dönem tam anlamıyla başladı.

Uzun yıllar süren çalışmalardan sonra General Electric Firması, bankacılık işlemlerini son derce kolaylaştıran 32 ERMA adlı bilgisayarı geliştirdi. İlk defa bir bankacılık otomasyonu gerçekleşmişti. Bu olay, daha sonra bankamatikler ve elektronik kişisel bankacılık gibi modern teknolojiler için ilk adım niteliğindeydi.

Ticaret ve işletme sektörlerinin ihtiyacı olan programların yazılması için FORTRAN gibi matematiksel amaçlı geliştirilmiş bir dilin kullanılamayacağı, bunun yerine doğal dile yakın komut ifadeleri olan programlama dillerinin daha kullanışlı olacağı düşüncesiyle 1952 yılından itibaren çalışan Grace Murray Hopper 1960 yılında iş hayatı için gerekli programların yazımı için kullanılabilecek FLOWMATIC adlı programlama dilini üretti. Aynı yıl IBM firması da COMMERCIAL TRANSLATOR (Ticari Çevirmen) adlı bir programlama dilini satışa sundu.

1950’li yıllarda bilgisayarlar için yazılan işletim sistemleri programların hızlı bir biçimde sonlanmasını temel ilke olarak alıyor, kullanıcı için hiçbir kolaylık öngörmüyordu. 1961 yılında ilk interaktif (etkileşimli) işletim sistemi olan CTSS (Compatible Time Sharing System), Fernando Corbato tarafından IBM 7090/94 serisi bilgisayarlar için geliştirildi. Bu işletim sistemi, Stibitz’in geliştirdiği uzaktan kumandalı silahlar sayılmazsa, uzaktan erişimi sağlayan ilk bilgisayarların piyasada boy göstermesini sağlamış oldu.

IBM, 1964 yılında ilk geniş ölçekli ve gerçek zamanlı rezervasyon sistemini, Amerikan Havayolları için gerçekleştirdi. Aynı yılın 7 Nisan’ında yine IBM, bilgisayar alanında yeni bir dönemin başlamasını sağlayan, IBM uyumlu bilgisayar ailesinin ilk ferdi olan System/360 adlı makineyi piyasaya sundu. Aynı yıl içinde BASIC programlama dili, John Kemeny ve Tom Kurtz tarafından geliştirildi.

Pek çok firma daha büyük ve daha hızlı bilgisayarlar üretmeye çalışırken, Digital Equipment Şirketi, ilk gerçek minibilgisayar olan PDP-8 adlı bilgisayarı geliştirdi. PDP-8’in küçük bir komut seti, ilkel bir mikroprogramlama dili ve harika bir arayüz yeteneği vardı. Bu yüzden, bu bilgisayarlar, telefon hatlarını kullanarak proses kontrol yapabilen çok kullanıcılı sistemler olarak kullanılmıştır. Aynı yıl içinde MIT ile AT&T Bell Laboratuvarları’nın ortak çalışması sonucu, genel amaçlı, ortak bellekli ve çok kullanıcılı bilgisayarlar olan GE 600 seris ilk makine üretilmiştir.

Fairchild Firması’nın 1961 yılında ilk silikon tabanlı entegre devreleri piyasaya sunmasından yaklaşık 7 yıl sonra, 1967 yılında o teknoloji kullanılarak üretilen üçüncü kuşak bilgisayarlar ortaya çıkmaya başladı.

1969 yılında, internete atalık yapacak olan ARPA net çalışmalarına askeri haber alma amacıyla başlandı. Aynı yıl içinde Rıtchie ve Thompson, günümüzün vazgeçilmez işletim sistemlerinden UNIX üzerine çalışmaya başladı.

1971 yılında ortaya çıkan iki önemli ürün, kişisel bilgisayar döneminin başlamasına öncülük etti. Bu ürünler, ticari olarak piyasaya sürülen mikroişlemciler ile floppy disketlerdi. Intel Firmasının hesap makinelerinde kullanılmak üzere Japon Busicom Firması için ürettiği 4004 mikroişlemcisi ve IBM mühendislerinden Alan Shugart’ın ürettiği 8 inch floppy disket kişisel bilgisayar çağının başlamasına neden olan gelişmeler olmuştur.

1972 yılında ilk kişisel bilgisayar olan MITS 816 üretilmiştir. Bu bilgisayarın ne ekranı, ne klavyesi vardı. Fakat meraklı amatörler için son derece ilgi çekiciydi. Aynı yıl içinde, NASA bilgisayar kontrolü ilk uzay uçusu gerçekleştirdi.

1974 yılında Intel, trafik ışıklarının kontrolü için 8080 mikroişlemcisini üretti. Bu işlemci daha sonra Altair adlı bilgisayarda kullanıldı. Intel’e rakip olarak ortaya çıkan Zilog firması Z80 mikroişlemcisini üretti. Gary Kildall, bilgisayar mimarisinden bağımsız olarak her platformda çalışabilen CP/M adlı işletim sistemini yazdı. Aynı yıl içinde, ilk ATM (bankamatik)’ler kullanılmaya başlandı.



1975 yılında 375 dolara satılan, klavyesiz ve ekransız ALtair 8800 adlı bilgisayar üretildi. Microsoft firmasının kurucusu Bill Gates ile Paul Allen, bu bilgisayar için bir BASIC derleyicisi yazdılar. Bu yıl içinde, IBM firması 5100 adlı ilk kişisel bilgisayarını üretti. Seymour Cray, Cray I adını verdiği ve bugün de hala vazgeçilmez süperbilgisayarlar olan Cray’lerin ilkini tasarladı.

1976 yılında, ekran ve klavyeye sahip bilgisayar olan Apple II adlı bilgisayar, Steve Jobs ve Steve Wozniak tarafından üretildi. Apple II, kıa sürede ortaokullara ve liselere girdi ve ilk “bilgisayar” derslerinde kullanılmaya başlandı.

1978 yılında, Daniel Bricklin ve Bob Fransston tarafından yazılan Visicale, günümüzde kullandığımız Excel gibi gelişmiş yazılımlara öncülük yapacak tablolama programı olarak ortaya çıktı. 1979 yılında is eMicropro International Firması ilk kelime işlem programı olan Wordstar’ı piyasaya sürdü.

1981 yılında, Microsoft firmasıyla anlaşan IBM önceki makinelerinde kullandığı işletim sistemi olan CP/M’in yerine DOS işletim sistemini yazdırarak, bu yeni işletim sistemi kullanan IBM PC’yi üretti. Aynı yıl Commodore firması VIC-20’yi üreterek, 1 milyon adet satmayı başardı.

1982 yılından itibarin bilgisayarlar film sektöründe kullanılmaya başlandı. Disney Stüdyoları’nda yapımı gerçekleştirilen Tron adlı filmin tüm karakterleri bilgisayar tarafından canlandırılmış ve özel efektler bilgisayar aracılığıyla üretilmişti.

1983 yılında Mitch Kapor, Lotus 1-2-3 adlı tablolama programını yazarak Visicalc’in elinden liderliği aldı. 1978 yılında, Amerikan Savunma Bakanlığı’nın çalışmalarına başladığı “modern” yüksek seviyeli bir programlama dili geliştirme çalışmaları bu yıl içinde tamamlandı. Bu yeni dile “ADA” ismi verildi.

1986 yılında, Intel Firması 1980’de ürettiği 80806 işlemciler ve 1994 yılında ürettiği Pentium işlemciler arasında bir geçiş olarak nitelendirebileceğimiz 80386 mikroişlemcisini üretti. Aynı yıl içinde süperbilgisayarlarda da çok önemli gelişmeler yaşandı. CRAY X-MP adlı 4 paralel mikroişlemcili bilgisayar saniyede 713 milyon kesirli sayı işlemi yapabiliyordu. İlk süper bilgisayar olan IBM STRETCH ise saniyede 5 bin kesirli sayı işlemi yapıyordu.

1990’lı yıllara geldiğimizde ise, 10 yıl öncesinin süper bilgisayarlarında kullanılan mikroişlemcilerin gücüne sahip işlemcilerin kişisel bilgisayarlarda kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Yaygın olarak genellikle Intel’in Pentium serisi mikroişlemcilerini içeren bu bilgisayarlar ile yüksek hız gerektiren grafik programları, gelişmiş görsel programlar ve ses ile görüntü ağırlıklı çokluortam (multimedya) programları oldukça iyi performanslarla çalıştırılabilmektedir. Yaptıkları işleme göre fiyatları oldukça tatminkar olan bu bilgisayarlar, hemen her alanda kullanılmaktadır.

7 Şubat 2008 Perşembe

World of Warcraft - Burning Crusade / World of Warcraft - Wrath of The Lich King

World of Warcraft (WOW) için hazırlanmış bir eklenti paketidir.

Değişiklikler

WoW'da olan seviye kısıtlamasını 70'e çıkarır.
2 Yeni ırk: Draenei ve Blood Elf
Outland adlı yeni bir harita.
Alliance'da Shaman, Horde'da Paladin sınıfını kullanabilmek.
Uçan binekler (sadece Outland haritasında kullanılabilinir).
Eye of Storm adında yeni bir savaş alanı.
Yüksek level gerektiren Heroic Dungeon lar.
"Jewelcrafting" (takı imalatı) adında yeni bir meslek.
Yeni Raid ler



World of Warcraft - Wrath of The Lich King



World of Warcraft (WOW) için hazırlanmış fakat henüz piyasaya çıkmamış bir eklenti paketidir.

Bazı Değişiklikler

WoW'da olan seviye kısıtlamasını 80'e çıkarır.
Oyundaki ilk hero sınıf olan : Death Knight
Northrend adlı yeni bir kıta.Bu kıtaya sadece 68 ve üstü kişiler Outland deki portal gibi bir portalın aksine gemiler sayesinde gidebilecek
İlk level'ların experience(Deneyim) gereğinin düşürülmesi!
Undead Lordu Olan Lich King in Wrath Of The Lich Kinge konulması.
Yeni meslek In******ion(Büyülere yeni özellikler kattırma).
Yeni dungeonlar ve yeni itemler konulacak.
Level 80 olmuş ve gereken questleri bitirmiş her sınıf Death Knight olabilecek.
Blizzard'dan yapılan açıklamalara göre uçan binekler yüksek bir fiyat karşılığı(yaklaşık 5000 gold)ödendikten sonra yeni kıta olan Northend'de de kullanılabilecek.

Meslekler

Oyunda 13 adet meslek bulunmaktadır.Bunlar birincil (10 adet) ve ikincil (3 adet) olmak üzere ikiye ayrılır.Birincil mesleklerden 2 adet ikincil mesleklerin ise hepsi seçilebilir.

Birincil Meslekler

Alchemy (Simyacılık)
Blacksmithing (Demircilik)
Enchanting (Büyücülük)
Engineering (Mühendislik)
Herbalism (Bitkicilik)
Jewelcrafting (Mücevhercilik)
Leatherworking (Deri Dikme)
Mining (Madencilik)
Skinning (Deri Yüzme)
Tailoring (Terzilik)



İkincil Meslekler

Cooking (Aşçılık)
First Aid (İlk Yardım)
Fishing (Balıkçılık)

Item'lar Mount'lar

Oyundaki item'lar, yani nesneler, değer ve bulunabilirliklerine göre yediye ayrılmaktadır. Herbiri bir renkle kodlanmıştır.

Poor(Trash) - Düşük Kaliteli Item.
Common (Beyaz) - Sıradan Item.
Uncommon - Yaygın Olmayan Item.
Rare - Nadir Bulunan Item.
Epic - Destansı Item.
Legendary - Efsanevi Item.
Artifact - GM Itemleri.



Mount'lar

Oyundaki 10 ırkın da kendine özgü mount'ları, yani binekleri vardır. Bunlar;

Dwarf, Ram
Gnome, Mechano-Strider
Human, Horse
Night Elf, Nightsaber
Draenei, Elekk
Tauren, Kodo
Troll, Raptor
Orc, Wolf
Undead, Skeletal Horse
Bloodelf, Hawkstrider
Buna karşın iki sınıfın özel mount'u bulunmaktadır; Warlock ve Paladin'lerin.İki sınıftada 40 level da alınan mount trainerdan para karşılığı öğrenilir 60 level da olan is bir takım questler bitirilince alınır.Bunun sebebi ise Warlock ve Paladin'ler mount ları büyü dür.

Diğer ırkın ana şehirleri ile ilgili görevleri yaparak o ırkın bineklerine de binebilirsiniz. Uçan mountlar Horde için Windrider, Alliance için Gryphon'dur.

Forex imkanları

Forex imkanlarıDünya döviz piyasasında çalişmanın heyecanı belki bir timsah avcısının heyecanıyla karşılaştırılabilir.
Finans piyasalarında çalişan herkes bunu bilir. Verdiği heyecan tatmini dişında, bu piyasada işlem yapmanın verdiği maddi tatmini de unutmamak gerekir. Elde edilen kar çok büyük olabilir. Dünyanın en büyük bankalarının tümünün, finans şirketlerinin ve gerçek kişilerin bu işle uğraşmaları da bunun bir göstergesidir.
Var olan milyarderlerin %25'e yakını sermayelerini finans piyasasındaki faaliyetleriyle kurmuşlardır. George Soros'un 1992 yilindaki sterlin düşüsş sırasında kazandığı bir milyar dolar da bunun en büyük ıspatıdır.
Dünyanın her bir yanında milyonlarca insan sabahlarına bilgisayarlarinı açarak ve piyasanın analizini yaparak başlarlar. Forex piyasasının benzersiz imkanlarını ve dönen sermayelerin büyüklüğünü kullanan bir çok trader burada çalişmayi meslek haline getirmiştir.
Bu piyasalarda çalişmanın getirdiği imkanlar:
Geliriniz asla sınırlanmaz. . Herşey traderin kabiliyetine ve bilgisine bağlıdır.
Bu meslegi kategorize etmek zordur. Bu iş biraz sanatsal, biraz matematiksel, biraz da içğüdüdür. Burada asla uzun ve gereksiz toplantılar, üstlere verilen raporlar yoktur. Gelecek hafta veya ay için belirlenen iş planı da bulunmaz. Hesap durumu - işte bu buradaki plan ve rapordur.
Forex'te çalışma saatlerini traderlar kendileri belirlerler . Forex piyasası haftada 5 gün 24 saat çalişir. Traderlar finans piyasalarındaki faaliyetlerini diğer işleriyle beraber sürdürebilirler.
Forex piyasasında herkes eşittir. Torpilliler yoktur. Forex'te günlük yapılan işlem hacimlerinin büyüklüğü (1,5-3 trilyon dolar) kişisel müdahalelere imkan vermez. Piyasa objektif kanunlara göre çalışır. Bu kuralları anlamak ve kullanmak başarının anahtarıdır.
Sonuçlar hemen görülür. Kısa bir zaman içinde bu işin kşiye uygun olup olmadiği anlaşılır.
Iyi bir trader asla iş bulma problemi yaşamaz. Iyi bir trader her finans kurumu için aranan çalişandir. Bu alanda uzmanlaşan insanlara her zaman ihtiyaç vardir ve olacaktir da.
Finansal araçlari çok çesitlidir. Bu dünyanin bir kıismından haberdar olan bir kişi her zaman diğerini kolaylikla ögrenebilir. Finansal araçlari sadece döviz ticareti ve hisse senetlerini alıp satmakla bitmez. Bu araçlar ithalat-ihracat yapan veya kredi kullanan şirketler tarafından fiyat ve döviz risklerinden korunmak için de kullanılır.

FOREX - Neden İhtiyaç Vardır?

Ülkelerin , başta ekonomik ve siyasi nedenlere bağlı olarak sonrasındaysa coğrafya ve hatta ekolojik nedenlerle dahi , paralarının satın alma değerleri değişiklik gösterdiğini günümüzde hepimiz biliyoruz.
Bu değer değişikliğinin ülkeler, kurumlar ve bireyler açısından uzlaşılarak karar verilebileceği bir ortama ihtiyaç var. Daha da önemlisi, hızla dönen bir dünyada bu değer değişikliği her saat, her dakika ve hatta her saniye olabilir. Bu nedenle , tüm kurumların (merkez bankaları, ülke hazineleri, büyük ve küçük ticari kuruluşlar, bireyler) arz ve talebe dayalı böyle bir piyasaya ihtiyaç duymaları doğaldır.

FOREX PİYASASININ GÜVENİLİRLİĞİ

Forex piyasasına yatırım yapmaya karar verdiniz , peki nasıl para yatıracaksınız ve bu yatırdığınız para nerde saklanacak; Örneğin 50.000 Dolar para ile hesap açacaksınız broker şirketini belirlediniz(Broker şirketleri işlem yapabilmek için denetleme kuruluşlarından, sermaye yeterliliği, personel ve teknik altyapı, tecrübe ve yetenek konularında onay almak zorundadır ve tüm işlemleri rutin olarak denetlenmektedir.) Broker şirketinizle sözleşme imzalarsınız ve kendi döviz hesabınızın bulunduğu bir bankadan broker şirketinizin hesaplarının tutulduğu Dünyanın en büyük bankalarından birinde kendi adınıza bir alt hesap açılır, bu hesaptan sizden başka kimse para çekemez, parayı çekmek istediğinizde tekrar sizin adınıza göndermiş olduğunuz banka şubesine ve aynı hesaba , eğer açık pozisyonunuz yoksa aynı gün valörlü yatırılır. Zaten milyarlarca dolarlık bu banka da bile hesaplar uluslararası denetim kuruluşlarının gözetiminde ve garantisinde bulunmaktadır.
Sözleşme yaptıktan sonra hesap numaranız gönderilir sizde bankanızdan hesabınıza 50.000 Dolar gönderirsiniz hesaba geçtiği onayı geldiği anda işlem yapabilirsiniz.

FOREX - Dünya Ekonomisinde Yeri ve Etkisi

Dünya Finans Piyasalarının nabzı Forex ‘te ölçülür. Dünya Para Piyasasının kalbini oluşturan Forex Piyasası, en hızlı reaksiyon veren piyasa olma özelliğindedir.
Birkaç Örnek verelim:
-FED (ABD Merkez Bankası) Faiz Kararlarını açıklaması TS ile saat 21:15 – 21:45 arasında yapmaktadır. Bu saatte hem bizim para ve Sermaye Piyasalarımız hem de birçok Avrupa ve Asya Ülkelerinin Para Piyasası ve Borsaları Kapalıdır. Ancak , FED ‘in Fazi Arttırma/Azaltma ve hatta (bazen) Faiz Değiştirmeme kararları Dünya Para Piyasalarını derinden etkiler. Ve o anda Paritelerdeki (hadi daha da Halk diliyle söyleyelim: Kurlardaki) hareketler çok sert olabilmektedir. Biz bunun etkisini ertesi sabah piyasalarımız açıldığında hissederiz. USD/YTL paritesi veya Borsamızdaki ciddi hareketleri gözlemleriz.
-Her zaman Uluslararası Büyük Yatırım (veya Hedge) Fonların ülkemize giriş çıkışını görürüz. Bu fonların portföylerinin bir kısmı Türkiye’de ise, diğer kısımları Rusya, Çek Cumhuriyeti, G.Afrika veya Hindistan ‘ da olabilir. Bu tamamen Global ve Fonun risk algılamalarına göre şekillenir. Dünyanın başka bir yerindeki ekonomik bir hareket olumlu veya olumsuz bu Yabancı Fonların ani giriş veya çıkışına neden olabilir.
Tüm Bunların nabzını ilk Dünya Para Piyasasında (bir çeşit alarm) tutarsınız.

DÖVİZ KURLARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

A- Ekonomik faktörler; Enflasyon oranı yüksek olan ülkenin ürettiği mallar yurt dışına kıyasla pahalı hale gelecek ithal mallara ve dövize talep artacak ülkenin parası yabancı paralar karşısında değer kaybedecektir.Fakat kısa vadede merkez bankası enflasyonun yükselme tehlikesi karşısında faiz artırımı yapacağı için ülkenin parası değer kazanır. Ekonomik büyümenin etkisini anlamak içinse, büyümenin tüketime mi yoksa üretime mi dayandığıdÿr, tüketime dayalı büyüme ithalatı artıracak bunun sonucun da döviz talebide artacağından ülkenin para birimi değer kaybeder,yatırıma dayalı büyüme gerçekleşiyorsa ülkede üretim artıp maliyetler düşeceğinden ihracat artar sonucunda ülke para birimi değer kazanır.

B-Sermaye hareketleri; Sermaye hareketlerinin son yıllarda büyük oranda artması dış ticaretten bile daha önemli hale gelmesine sebeb olmuştur.Bankaların her ülkede subeler açması ve gelişen teknolojinin para tranferlerinin hızlı bir şekilde gerçekleşmesini sağlamasıyla uluslararası sermaye kar edeceğini düşündüğü bölgeye hareket etmektedir. Burda sermayenin vadesi ve amacı önem kazanmaktadır, uzun vadeli yatırım amaçlı gelen sermaye ülke ekonomisi ve istihdam üzerinde olumlu etkiler yaparken , kısa vadeli spekülatif hareketlerden kazanç sağlamak amaçlı sermaye hareketleri(Sıcak para) beklediği karı sağladığında aynı hızla çıkarak döviz dengelerini bozmaktadır.

C-Faiz artışı ve beklentisi; Kar amacı güden kişi veya kuruluşlar fonlarını en yüksek getiriyi sağlayacak para cinsine yönlendirmek Avrupa da ki faiz oranı Amerika dan fazlaysa Euro cinsi tahvillere talep artacağından Euro da değer kazanacaktır , Amerika da faiz yüksekse Dolar değer kazanır, ayrıca faiz artırımı beklentisi artırımı yapacak ülkenin para biriminin değer kazanmasına yol açacaktır.

D-Siyasal etkiler; Bir ülkeldeki siyasi güç ve istikrar ülke ekonomisinede olumlu yansır,siyasi gücün popülist politikalar izlemesi, yetersiz yönetim göstermesi, diğer ülkeler düşmanca bir tutum izlemesi, savaş tehtidi döviz kurlarını etkileyecektir.

E-Spekülasyon; İlerideki fiyat hareketlerini tahmin etmeye çalışarak pozisyon alan spekülatörler piyasa için gerekli likiditeyi sağlarken, piyasa düşerken ucuzladığını düşünerek alım yapıp, yükselirken pahalı olduğunu düşünerek satar böylece dengenin kurulmasına neden olur ve hedger lerin likit piyasayı kulanarak pozisyon almalarına yardımcı olurlar.Ama bazen düşüşün süreceğini farzederek satışa devam edip ,yükselişin süreceğini düşünerek alıma devam etmesiyle fiyatlar aşırı uçlarada çekilebilir, ayrıca medyanın gücü ve heryere ulaşması kullanılarak ülke ekonomileri hakkında veya önemli kişler hakkında spekülatif haberlerle piyasalar etkilenebilir.

Antalya Kemer Side

ANTALYA : Bölgenin en eski insanlik tarihi izleri, Antalya Sehir merkezinin 30 kilometre kuzeyindeki Karain Magarasi bulgulari ile M.Ö. 200.000 yila kadar uzanmaktadir, yöredeki diger izler Neolitik ve ileri devirlerde medeniyetlerin sürekli olarak Bölgede yasadigini kanitlamaktadir

Hitit dönemi (Anadolu’da sehirlerin birleserek tarihteki ilk devlet yapilasmasi) kayitlarinda Bölgenin Anzarva Topraklari adiyla anildigini ve M.Ö. 1700 tarihlerinde bölgeler arasi iliskilerin sürdürüldügü görülmektedir.


• Tarihsel belgeler, bölge sehirlerinin bagimsiz bir yapida gelistigini, genis bölge olarak Pamfilya olarak isimlendirildigini ve zaman zaman bu sehirler arasinda federasyonlar kuruldugunu, Truva Savasi’ndan sonra Akha Klani''nin M.Ö.1300''de bölgeye geldigini anlatmaktadir.
• Bati Anadoludaki Lidya Imparatorlugu’nun M.Ö. 560 yilinda Bölgedeki hakimiyetinin, 546 yilinda Orta Anadolu’daki Sard savasinda Perslere yenilmesiyle sona erdigini görüyoruz.
• Büyük Iskender''in M.Ö. 334 yilindaki ölümüne kadar bölgedeki iki sehir haricindeki (Sillyon ve Termessos) tüm sehirleri fethetmesi ile Pers hükümranligi sürdürülmüstür.
• Selevkos''un Apameia(Dinar)''da yenilmesi ile bölgeye Bergama Kralligi hakimiyeti girmis ve Bergama Krali II.Attalos M.Ö. 150 yillarinda kuvvetli donanmasini barindirmak amaciyla Attaleia (Antalya) sehrini kurmustur.
Son Bergama Krali III.Attalos''un M.Ö.133 yilindaki ölümünde "Bölgenin ölümünden sonra Roma Imparatorluguna terkedilmesi" seklindeki vasiyeti ile gelen Roma ve baglantili Bizans dönemi, 13 yüzyil boyunca sürmüstür.
Selçuklu Türkleri Antalya''yi 1207''de ve Alanya''yi 1220''de fethederek Roma-Bizans dönemini sona erdirmistir.
Osmanli dönemi 1391''de baslamis ve Birinci Dünya Savasi sonucunda bölgede gerçeklestirilen Italyan isgali, 1923''teki Türkiye Cumhuriyeti ile ortadan kalkarak Bölge, Türkiye Devleti sinirlari içinde bir il olarak tescil edilmistir.
Antalya Kemer
ALANYA genis plajlari, tarihi eserleri, modern otel ve motellerin sayisiz balik lokantalari, kafe ve barlariyla mükemmel bir tatil merkezidir. Gelenleri ilk karsilayan, Alanya Yarimadasi''''nin üzerinde bir taç gibi kurulmus olan ve 13. yüzyildan kalma sahane Selçuklu Kalesidir. Etkileyici kalenin yani sira esi benzeri olmayan tersanesi ve anitsal güzellikteki sekizgen Kizil Kule görülmeye degerdir.
Limani çevreleyen kafeler ve barlar aksam saatlerinde liman yolu boyunca el sanatlari, deri, giysi, mücevherat, el çantalari ve yöreye özgü ilginç renklere bezeli su kabaklarinin satildigi butikler yer alir. Eger magaralari kesfetmekten hoslaniyorsaniz Damlatas Magarasi''''ni gezmeniz gerekir. Magara yakininda Etnografya Müzesi yer almaktadir. Tekneyle üç deniz magarasina ulasabilirsiniz: fosforlu kayalariyla Fosforlu Magara, korsanlarin kadin esirleri tuttuklari Kizlar Magarasi ve Asiklar Magarasi.
Alanya''''nin 15 km. dogusunda yer alan Dim Çagi Vadisi gölgelerin serinliginde dinlenmek için ideal bir yerdir. Tüm sahillerinden denize girilebilen Alanya tam bir günes, deniz, kum cennetidir.
Tarihçe: Alanya bazen Kilikya bazen de Pamfilya topraklarindan sayilmistir. Daha sonra sirasiyla Hititler, Yunanlilar, Romalilar bölgeye egemen olmuslardir. Çesitli istilalar ve savaslarla harap olan kent Romalilarca yeniden insa edilir. Bizanslilar döneminde ise Alanya'''' ya ''''''''Güzel Dag'''''''' anlamina gelen Kolonoros adi verilir. 13. yy. da Selçuklu Hükümdarlarindan I. Alahaddin Keykubat kenti alarak adini Alaiye olarak degistirir. 13. yy. ortalarinda Karamanlilarin eline geçen Alanya 1471 yilinda Osmanli topraklarina katilir.
Iklim: Alanya'''' da tipik Akdeniz iklimi hüküm sürmektedir. Kislari yagisli ve nemli, yazlar kurak ve sicaktir. Yillik ortalama hava sicakligi 19ºC''''dir. Deniz suyu sicakligi 21ºC''''dir

Antalya

Antalya, tarihi güzellikleri, dogasi ve kültürel zenginligi ile Türkiye'nin en gelismis turizm sehirlerinden birisidir. Güzel cografi yapisi ve uygun iklim kosullari ile Nisan ayindan kis aylarinin basina kadar tüm yerli ve yabanci turistler için en ideal tatil firsatlarini sunan sehir, 24 saat canli bir yapiya sahiptir. Milli parklari, zengin tarihi kalintilari ve ödüllü marinasi ile Akdeniz'in incisi durumundaki Antalya, ilçeleri ve tatil merkezleri ile Türk turizminin en önemli kenti durumundadir. Milattan önce 2000 yilinda kurulmaya baslayan kent, sirasiyla birçok medeniyete besik olmus ve son olarak Selçuklulardan Osmanli Imparatorlugu'na ve nihayet Türkiye Cumhuriyetine kalmistir. Antalya içine yapilacak bir gezi sirasinda görülecek birçok yer vardir. Bunlar, Perge, Kaleiçi, Olympos ve Aspendos antik kentleri, Karain ve Kocain Magaralari ve çevre yaylalar, Düden Selaleleri, Altinbesik Magarasi Milli Parki, Köprülü Kanyon Milli Parki, Kursunlu Selalesi Tabiat Parki olarak siralanabilir. Antalya, ayrica çevre ilçeleri ile de turistik bir önem tasimaktadir. Bunlar:

ALANYA: Binlerce yillik bir tarihi geçmise sahip olan Alanya, Antalya'nin en büyük ilçesidir. Bu tarihi zenginlige, kentin canli ve civil civil havasi da eklenince, ülkemizin en çok gezilen turistik merkezlerinden birisi ortaya çikmaktadir. Alanya'da Kizil Kule, Büyük Tersane, Alanya Kalesi, Alanya Müzesi ve Damlatas Magarasi gezilebilecek yerler arasinda yer almaktadir. Antalya ile ayni iklim özelliklerine sahip olan kent, yilin 8 ayi canli bir sekilde misafirlerini agirlamaya hazirdir. Gelismis kent yapisi ile tüm turizm donanimina sahip olan Alanya, restoranlari, gece kulüpleri, barlari ve çesitli büyüklükte otelleri ile, her sene turistleri memnun etmektedir.



BELEK: Yüzmek, güneslenmek, dinlenmek ve de golf oynamak isteyenlerin ilk tercihi olan Belek, Antalya'nin Serik beldesine yakin bir tatil merkezidir. Özellikle su sporlari ve profesyonel golf sahalari ile öne çikan Belek, tarihi yapisiyla da misafirlerini beklemektedir. Silyon ve Selge antik kentleri, Aspendos, Köprülü Kanyon, Düden Selalesi ve Kursunlu Selalesi bu bölgede yer almaktadir. Belek ayrica tam bir otel ve tatil köyü cennetidir. Uzun sahili boyunca yer alan birçok otel ve 1. sinif tatil köyleri, özellikle bu tür tatil yapmayi sevenler için idealdir.


KEMER: Antalya'nin diger ucunda, Toroslarin eteklerine kurulmus, sirin bir tatil belgesi olan Kemer de, Antalya'nin gelismis tatil beldelerinden birisidir. Bu ilçede bulunan irili ufakli oteller ve tatil köylerinde yapilacak bir tatil sirasinda, tarihi ve kültürel yerler de gezilebilir. Bunlarin arasinda Olympos, Chimaera, Phaselis, Adrasan Koyu, Beldibi Magarasi, Yörük ve Ayisigi Parki bulunur. Kemer'de ayrica Jeep safari turlarina çikilabilir, rafting yapilabilir, deniz gezileri için günlük tekne turlarina çikilabilir. Ayrica yerel yemeklerden keçi eti ile yapilanlar tadilabilir ve özellikle de yogurt mutlaka denenmelidir.









MANAVGAT ve SİDE: Antalya bölgesinin küçük ama canli iki sehri Manavgat ve Side, özellikle son yillarda turizm açisindan hizla gelismislerdir. Bölgede pek çok otel ve pansiyon turistler için hazir beklemektedir. Ayrica gezi alanlari arasinda Side Müzesi, Antik Kentler, Seleukia Antik Sehri, Manavgat Selalesi, Manavgat Baraji, Köprülü Kanyon Milli Parki, Titreyengöl, Altinbesik Düdeni ve Manavgat pazaryeri yer almaktadir. Bölgede geçirilecek bir tatil sirasinda yöresel yemeklerin disinda özellikle balik ve deniz ürünlerinin tadina bakilmalidir.



Antalya, tüm bu kentleri, civil civil kent yasami, tarihi güzellikleri, 1. sinif tatil imkanlari, kara, hava ve deniz yolu ile ulasim imkanlari ile, Türkiye turizminin en önemli yerlerinden birisi olma konumundadir

Marmaris

Marmaris Türkiye’nin en Marmaris popüler tatil merkezlerinden birisidir. Özel araçla gidiyorsanız çamlar arasından Marmaris’e doğru inen yolda "İşte Marmaris" yazılı tabelayı görünce bir mola verip kenti kuşbakışı seyredebilirsiniz. Son 15 yılda çok hızlı bir yapılaşma yaşandı ama yine de güzel görünür kent, bu noktadan. Marmaris yaz aylarında 100.00’i bulan şehir içi nüfusuyla artık devasa bir tatil şehri durumundadır. Otellerin yatak kapasitesi

60,000’i aşmıştır. Her bütçeye uygun otel bulmak mümkündür. Hotel Myra, Elegan Hotel, Hotel Mara, Pineta Hotel, Hotel, Sidero, Hotel Lidya, Anemon Hotel, Blue Bay Hotel, Hotel Posedion gibi turistlerin rağbet gösterdiği oteller mevcuttur. Yüzlerce lokanta, cafe, eğlence yeri açılmıştır.

Onca yapılaşmaya rağmen, yapılan çevre düzenlemeleri ve arıtma sistemleri sayesinde kent içindeki plajlardan denize girilebilen ender kentlerimizdendir. Daha temiz deniz, daha boş sahiller arayanlar için karadan ya da tekne turlarıyla ulaşılabilen koyları vardır. Su ve doğa sporları meraklılarına, oteller ve seyahat acentaları çok çeşitli seçenekler sunar.

Kent merkezindeki en önemli tarihi yapı Kale’dir. Kale ilk kez İonialılar tarafından yapılmıştı. Bugünkü kale 1522’de Osmanlılar tarafından yapılmış olandır. Kale, 1914 yılında bir Fransız savaş gemisinden atılan top ateşi sonucu büyük zarar görmüş. Cumhuriyet döneminde kale yerleşime açılmış ve 18 konut, çeşme yapılmış. 1980-90 Yılları arasında restore edilen Kale’nin içinde bugün müze yer almaktadır. Kalenin girişi doğrudan bahçeye açılıyor. Avlunun iki yanından surlara merdivenlerle çıkılıyor. Surlardan çevreyi izlemeli. Kapalı mekanlardan ikisi arkeoloji müzesi olarak düzenlenmiş. Bahçede ve bu iki salonda bölgedeki kazılardan elde edilen eserler, amphoralar, Knidos, Burgaz, Hisarönü kazılarından elde edilen pişmiş toprak, cam eserler, sikke ve süs eşyaları sergileniyor. Galerilerden biri Türk Evi olarak düzenlenmiş etnografya salonu, bir diğeri de kale komutanının odasıdır.

Kentteki diğer bir Osmanlı yapısı da Hafza Sultan Kervansarayı’dır. 1545 Yılında yapıldığı üzerindeki yazıtta belirtilmiştir. Üzeri kemerlerle örtülü Kervansaray, kaleye çıkan dar ve basamaklı sokağın hemen girişindedir. Kervansaray’ın 7 küçük ve bir büyük odası günümüzde turistik eşya ve hediyelik satan dükkanlara tahsis edilmiş.






Çarşı içindeki Tarihi Bedesten ise, eskiden olduğu gibi bugün de alışveriş merkezi olma özelliğini sürdürüyor. Alışverişi yapanlar ve satılan ürünler değişmiş sadece, her şey turistik olmuş.

Marmaris yakın çevresinde Osmanlı dönemine tarihlenen başka eserler de var. Kemeraltı Mahallesi’ndeki İbrahim Ağa Camisi 1789’da, Muğla yolunun 10. Km’sindeki Taşhan ve Kemerli Köprü ise 1552’de yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos seferine çıkmadan önce ziyaret ettiği kehanetleriyle ünlü Sarıana’nın türbesi aynı adlı mahallededir. Rivayete göre Rodos seferine hazırlanan koca Osmanlı ordusunun bütün askerleri Sarıana’nın tek ineğinin sütüyle kahvaltı yapmış.

İskele ve yat limanı çevresinde

Marmaris Netsel Marinası Güney Ege’nin en büyük ve modern marinasıdır. Net Holding tarafından işletilen marinada, yatlara her türlü servis verilmektedir. Marina ile çarşı arasındaki rıhtıma ise Mavi Yolculuk ve günübirlik gezi tekneleri bağlanırlar.

Yat limanından Venedik deresini takip ederek içeri yöneldiğinizde barlar sokağına çıkacaksınız. Her türlü müzik zevkine hitap eden barlar sağlı sollu bu sokakta sıralanır.

Çoğu eski Marmaris evlerinin restorasyonuyla dönüştürülmüştür bugünkü işlevlerine. Yüksek duvarlarla çevrili eğlence kompleksleri de açılmıştır bu bölgede son yıllarda. Eğlence sabahın ilk ışıklarına kadar sürer.

Rıhtım boyunca sıralanan bar ve lokantalar ise günbatımı öncesinde dolmaya başlar. Rıhtıma paralel ve dik inen sokaklar Marmaris’in gece yaşamının en renkli noktasını oluştururlar. Müziğin ve eğlencenin her türü vardır.

Eski kent devasa bir alışveriş merkezi gibidir. Araç trafiğine kapalı, üstü tentelerle örtülü sokaklara sıralanmış dükkanlar ve tezgahlar çok renkli bir görüntü oluştururlar. Alışveriş niyetiniz olmasa bile, bu sokaklarda dolaşmaktan keyif alacaksınız.

Kara ulaşımı yanı sıra Dalaman Havaalanı ve Rodos Feribotları ile kolayca dış dünyaya açılma imkanı bulan Marmaris, Datça yolu üzerinde bulunması, Fethiye yoluna yakınlığı nedeniyle önemini arttırmaktadır. Akdeniz'deki yatlar için oldukça uygun bir doğal limanı olduğu gibi, Yalancı Boğaz'daki atölyelerde yat imalatı ve bakımı yapılabilmektedir. Akdeniz iklimine sahip oluşu, kışın bile denize girme imkanı sağlarken, etrafını çepeçevre saran sık ve yüksek dağlar ile çam ormanları, dünyada ender görülen Günlük (Liquidamber Orientalis) ağaçları ve geniş yapraklı çınar ağaçları Marmaris'in yeşil dokusunu oluşturur.

Çeşme

İlk çağda CYSSUS adıyla bilinen Çeşme, Anadolu'nun Batı kıyısında MÖ.1000 yıllarında tahmin edilen 12 İyonya kentinden biri olan Erythrai (ERİTRE)'nin Ildırı İskelesiydi.Bu nedenle Çeşme'nin tarihi ile bir arada ele alınması gerekir. Bugün arkeolojik ve turistik yönden büyük önem taşıyan ERİTRE,MÖ.7. ve 8. Yüzyıllarda büyük bir iktisadi güce sahip olmuştur.Bu dönemde kent,Doğu Akdeniz ve özellikle Kıbrıs ile ticari ilişkilerde bulunuyor ve (CHIOS) -SAKIZ adası ile birlikte esir ve şarap ticaretini elinde tutuyordu. ERİTRE, önce LYDIA (LİDYA),sonradan perslerin saldırısına uğrayıp büyük ölçüde zarar görmüş,MÖ.14.yüzyılda ise yeniden zengin bir devlet olmuştur. MÖ.2.yüzyılda kent , Bergama krallığına ,daha sonra da Roma İmparatorluğuna bağlanmıştır. Romalılar zamanında Çeşme yöresi CYSSUS adını almıştır.Roma imparatorluğu ikiye bölününce Bizans topraklarında kalan ERİTRE,önemini kaybetmiş,özellikle Put'a ve çok Tanrılı dinlere karşı olan inancın güçlendiği dönemde,kentteki antik yapıların çoğu yıkılıp yakılmıştır.

Ortaçağda Bizans İmparatorluğu'na bağlı olan ERİTRE ve Çeşme Yöresi ilk olarak ÇAKA BEY zamanında Türklerin eline geçmiştir.M.S. 1081 de Birinci Kılıçaslanın kayınbabası ÇAKA BEY tarafından Selçuklular devrinde KLOZEMENE yarımadası ele geçirilmiştir. Osmanlılar zamanında Yıldırım Beyazıt tarafından yeniden Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanan kent 1402 Ankara Savaşından sonra Timur tarafından tekrar Aydınoğullarına bağlanmış,1422 yılında yeniden Osmanlılara geçmiştir. Birinci Dünya Savaşından sonra yurdumuzun paylaşılmasıyla Çeşme Yunanlılar tarfından işgal edilmiş,fakat Kurtuluş Savaşı'nda,Fahrettin Altay Paşa birlikleri tarafından,16 Eylül 1922'de düşman işgalinden kurtarılmıştır. İlçenin adından da anlaşılacağı gibi birçok tarihi çeşme'yi bünyesinde barındırmaktadır.

ÇEŞME TARİHİNDE ÜNLÜ KİŞİLER ÇAKA BEY

1071 yılında Aandolu`yu yurt haline getirme girişimlerine başlayan Türkmen Beylerinden olan ÇAKA BEY . Batı Anadolu`nun fethi sırasında 1078-1081 yılları arasında, Bizans Komutanlarından Kabalika Alexandros ile yaptığı muharebede yenik düşmüştür. Alexandros esir aldığı bu büyük kumandanın zekasına ve cesaretine hayran olmuş, kendisini imparator BATANCIATES`in sarayına göndermiştir. ÇAKA BEY`in saygıdeğer ve kibar bir soydan oluşu, tavır ve hareketlerinden anlaşılmaktaydı. B uimparatorun dikkatini çekmiş ve ona diğer esirlerinden farklı olarak çok özel bazı haklar tanımıştır. 1081 yılında Bizans İmparatorluğu`na Aleksios 1.in geçmesi üzerine eski durumu sarsılan ÇAKA BEY, saraydan kaçarak EGE sahillerine yerleşmiş ve kuvvetli bir ordu kurmuştur. ÇAKA BEY daha sonra İzmir`i fethetmiş ve bir müddet sonra da burada beyliğini kurmuştur. Sarayda bulunduğu sürede, İç Anadolu`nun diğer Türk Beyliklerince işgal edildiğini öğrenen Çaka Bey, Ege adaları dahil olmak üzere, beyliğini genişletmeye karar vermiştir. Böylece ilk Türk donanmasını kurmuştur. Donanmayı ilk ele geçirdiği şehir Foça`dır. Daha sonra sırasıyla Midilli ve Sakız adaları ele geçirilmiştir. Bu arada Bizans İmparatorluğu, vakit geçirmeden donanmasını Çaka Bey`in üzerine yollamış ve tarihe Türklerin yaptığı ilk deniz muharebesi olarak geçen bu savaşı büyük komutan zaferle noktalamıştır. Tarihe "Koyun Adaları Deniz Savaşı" olarak geçen bu savaş, aynı zamanda ilk deniz savaş taktiğinin uygulandığı bir savaştır. Artık Çaka Bey, bazı önemli adaları, İzmir`den Çanakkaleye kadar olan yerleri Bizansın Trakya kısmını ele geçirecekti. Bunun üzerine büyük bir donanma meydana getiren Çaka Bey, ilk etapta Edremit`i ve Çanakkale bölgesini ele geçirmiş, bu suretle Boğaz bölgesine hakim olarak karşı yakaya geçmeyi ve Trakya`yı ele geçirerek İstanbul`u fethetmeyi tasarlamıştı. Bu tehlike karşısında Bizans İmparatoru İznik Beyi Kılıç Aslan`la bir anlaşma yaparak denizden ve karadan Çaka Bey`in elinde bulunan Abydos`u kuşattı. Damadı olan Kılıç Aslan`ın bu ihanetini hiç beklemeyen Çaka Bey, Kılıç Aslan`la anlaşmayı savaştan daha yeğ buldu ve görüşme isteği Kılıç Aslan tarafından kabul edildi. Anlaşma gerçekleşti, ancak akşam, şerefine verilen ziyafette aşırı alkol almaya teşvik edilen Çaka Bey, bir gaflet anında Kılıç Aslan tarafından öldürüldü. Çeşme otelleri

CEZAYİRLİ HASAN PAŞA

Hasan Paşa 1720`de Gelibolu`da doğdu. Gelibolulu tüccar Hacı Muhammed Efendi`nin kölesi idi. Sonradan efendisi tarafından azad edilen Hasan Paşa, onun verdiği bir miktar sermaye ile, yiğitlerin şöhretini duyduğu Cezayir`e gitmek için yola çıkmış, ancak yolda gemileri yabancı bir gemiye rampa edince Hasan Paşa, çok genç olmasına rağmen düşman gemisine sıçrayıp büyük bir cesaretle cenge katılmıştı. Geminin mürettabatından onbeş kadarını tek başına ölddürdükten sonra, diğerlerini geminin ambar ve kamarasına kapatarak gemiyi ele geçirmişti. Hasan Paşa`nın bu cesareti o zamanın Cezayir dayısı tarafından pek takdir edildiğinden, gemi kendisine verilerek Dayılar arasına katılmıştır. Kısa zamanda şöhrete ulaşarak Tlemsen Beyi olan Hasan Paşa, Cezayir`deki dayıların hasetliğine maruz kalıp, hayati tehlikeye düştüğünden İspanya`ya geçmiştir. Oradan da İstanbul`a geçmiştir. Hasan Paşa, Cezayir`e gitmeden önce yeniçeri ocağına yazılmış ve Belgrad seferinde büyük başarılar göstermiştir. Kendisi denizciliği ile meşhur olduğundan kaptanlar sınıfına alınarak, bir de gemi verilmiştir. 1770`de MİR-İ MİRANLIK payesi verilerek kaptan olmuş ve Limni adasını Hırıstiyanlardan alıp "GAZİ" ünvanını almıştır. Aynı sene içinde vezir olan Hasan Paşa, Kaptan-ı Derya tayin olmuştur. Daha sonra boğaz muhafızı, sonra da Anadolu eyaleti ve Rusçuk Seraskeri oldu. 1786`da Sadaret kaymakamı olan Hasan Paşa, iki sene sonra Kaptan-ı Deryalıktan azledildi. Hasan Paşa Kaptan-ı Derya olduğu senelerde 1768 Türk-Rus harbi baş göstermişti. Rusların Akdenize gönderdikleri Baltık donanması önce Osmanlı donanmasıyla çarpışmış, ama bu çarpışmada kesin sonuç alınamamıştı. Ege kıyılarına yakın KOYUN ADALARI civarında yapılan ikinci bir savaşta asıl muharebe Hasan Paşa`nın kalyonu ile Rus Amirali Sipiridov`un gemisi arasında olmuştur. Hasan Paşa ile otuz kadar yiğit Rus gemisine geçmiştir. Düşman gemisinde yapılan kahramanca çarpışma esnasında yaralanan Hasan Paşa, tekrar kendi gemisine geçmiştir. Bu beklenmeyen baskın ile şaşkına dönen Moskoflar telaşa kapılarak kendi cephaneliklerini ateşlemişler, ateş Türk gemisine de sıçrayınca her iki gemi de yanmaya başlamıştı. Türk yiğitleri de kıyıdan gönderilen bir kayıkla kurtarılmışlardı. Hasan Paşa`ya gösterdiği kahramanlık sebebiyle kendisine Kaptanlık ve Beylerbeyliği verilmiştir. Hasan Paşa`nın ikinci Kaptan-ı Deryalığı 15 yıl sürdü. Bu süre içinde pek büyük hizmetlerde bulunan Hasan Paşa, Suriye ve Irak`ta başgösteren Tahir Ömer isyanını bastırmış, daha sonra 1787 Rus-Avusturya harbinde Yılan Adası savaşına katılıp, Rus donanmasını mağlup etmiştir. Ertesi yıl İsmail önünde de Rusları hezimete uğratarak başarı kazanmış, bu başarısı üzerine Sadrazamlık payesi verilmiştir. Hasan Paşa`nın bu görevi 3 ay sürmüştür; 1790 senesinde vefat etmiştir. Hasan Paşa, yürüttüğü devlet hizmetleri yanında birçok hayır eserleri de bırakmıştır. İstanbul tersanesinde bir kışla yaptıran Hasan Paşa, Midilli`ye çeşmeler yaptırdı. Bakla`da yine çeşme, Vizne`de cami, hama ve üç çeşme, Midilli`de Paşa köşkü ve büyük mermer havuz ve Limni, Sakız, İstanköy adalarında çeşmeler yaptırdı. Hasan Paşa`nın en büyük özelliği, kendisine alıştırdığı bir aslanı daima yanında gezdirmesiydi.

GELENEK VE GÖRENEKLER

NİŞAN BALIĞI :
Nişan yapacak olan oğlan evi tarafından büyük bir balık avlanır.Bu balık iri bir çipura,sinavrit veya levrek olabilir.Balık oğlan evi tarafından süslenir,balığın üstüne parlak kağıtlarla kız ve oğlanın isimlerinin baş harfleri çeşitli motiflerle işlenir.Süslenen balık bir tepsiye konur törenle kız evine gönderilir.Kız evi de bunu pişirir ve bir parçasını oğlan evine gönderir.

ŞEKER İŞİ :
Nişanlanan kız evi tarafından yapılır.Un kurabiyesine benzeyen,fakat çok zahmetli olan ve pahalıya mal olan şeker işi,nişanda ve nişandan sonra,önce oğlan evine,sonra tebriğe gelen misafirlere ikram edilir. Şeker evinin güzel olması kız evinin övünç kaynağıdır.

TESTİ KIRMA :
Eskiden düğünlerde,sünnetlerde oynayan kişinin şerefine yere vurularak testi kırılırdı.Çeşme'de özel olarak testi satan dükkanlar mevcuttu.Bir kişi oynarken kırılan testinin fazlalığı,o kişinin itibarını ve oyun gücünü gösterirdi.

BAZİNA :
Yaz günleri tütün kırımlarından sonra aileler tarafından düzenlenen yemek şölenidir.Davetliler bu davete tahta kaşıklarını alarak giderler.Hamur işi,bamya,kıyma ile yapılan bu özel yemek yendikten sonra,başka bir Bazina günü için tarih tespit edilir.

VENEDİK / İTALYA

TARİHÇE

Adriyatik Kraliçesi

Rialto Bridge

M.Ö. II.yüzyılda İllirya'dan gelen Venedik halkı, ilk olarak Euganean Tepesi civarına yerleştiler ve Treviso, Padua, Este, Belluno gibi yerleşim bölgelerini kurdular. M.Ö.I.yüzyılda bölge Roma idaresine geçti. Romalılar yerel halka "diğerleri" anlamında Venetians adını verdiler. Venetians adı sırasıyla Veneti,Venezia ve Venice olarak bugünkü halini almıştır.

Venedik V.yüzyıl ortalarında kavimler göçüne maruz kalmıştır. İstilacılar Venedikliler' i kenti boşaltmaya zorlamışlar ve halk çözümü kıyıya yakın adacıklara yerleşmekte bulmuştur. Topraklarından olan Venedikliler deniz ticaretine başlarlar ve kısa zamanda önce Akdeniz'de ardından Doğu ülkelerinde deniz ticaretini ellerine geçirirler. Özellikle katıldıkları Haçlı seferleriyle gittikleri ülkelerde de ticaret kolonileri kurar ve burada oluşturdukları limanlarla Doğundan elde ettikleri tüm malları Venedik'e getirir ve Avrupa ülkelerine dağıtırlar. Bu arada Venedik'te oluşmaya başlayan yeni zengin tüccar aileler, özellikle Bizans İmparatorluğu'nun zayıflamasıyla başlayan sanatçı ve bilim adamı göçlerine ülkelerinin kapılarını açarlar ve onları himayelerine alırlar.

Venedik Cumhuriyeti 1797 yılında yıkılarak İtalya Birliğine katılmıştır.

1987 yılında Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilip tamamen koruma altına alınmıştır.

GENEL BİLGİ

Fabriche Nuova

Telefon edebilmek için 00-39(ülke kodu)-41(Şehir kodu)
Saat farkı :1 saat geri

Günümüz Venedik yerleşiminin çekirdeğini Rialto bölgesi oluşturur. Planlanan kanalların inşaatı sırasında çıkan toprak, adacıkların güçlendirilmesinde kullanılmıştır. Venedik Büyük Kanal başta olmak üzere sayısız kanal, 400 köprü ve 118 adacık üzerine kurulmuştur. Bu küçük adacıkların birleştirilmesiyle elde edilen alanlara binalar inşaa edilmiştir. Venedik doğudan batıya 4260m, kuzeyden güneye 2790m olup toplam 7062 km2 üzerine kurulmuştur.

Ünlü Büyük Kanal (=Canalazzo) çevresinde sivil ve resmi binalar yer alır. Büyük Kanal ters bir S harfi şeklindedir. Uzunluğu 3800m, genişliği bazı yerlerde 30m bazı yerlerde 70 m dır. Derinliği 5 ile 5.5 m civarındadır. Büyük Kanal şehri ikiye böler bunlardan doğu tarafta kalan St.Marco tarafı daha geniştir. Dükler Sarayı da burada yer alır. Büyük Kanal üzerinde 3 önemli köprü Railway, Rialto ve Accademia Köprüleri yer alır ayrıca 45 küçük kanalcık da Büyük Kanal'a bağlanır. Tipik bir kanal 4m ile 5 m genişliğindedir ve ulaşım sadece gondolla mümkündür.Bu dar kanallara calhi denir. Calhi'ler, campi adı verilen küçük alanlara açılırlar.Büyük alanlara ise campielli denir.Kanal bazen bir binanın avlusuyla sonlanır , bu alanlara sorti adı verilir.

Gondol kelimesi muhtemelen cymbulo(=küçük kayık) kelimesinden gelmektedir. Bu küçük,asimetrik, alt kısmı düzce olan kayık bir kişi tarafından, o da ayakta olarak kullanılır. Gondolculuk babadan oğula geçen bir meslektir.
Genellikle boyu 4 veya 5 m, genişliği ise 1 m civarındadır. İlk gondollar 13.yüzyıl sonlarında ortaya çıkmışlardır (13.yüzyıl Venedik'te uluslar arası ticaret şekillenmeye başlamıştır), ama kimin fikridir bilinmez. 1562 yılında çıkan yasayla tüm gondolların siyah renge boyanması zorunlu hale getirilmiştir.

Ponte Accademia

Venedik 6 bölüme (=sestieri) ayrılır. St.Marco, Castello,Cannaregio,St.Crode,St.Paul ve Dorsuduro olarak bilinen bu 6 bölgede yaklaşık 100.000 kişi yaşamaktadır. Fakat yerli halkın sayısı gittikçe azalmaktadır.

Venedik ana karadan yaklaşık 4 km kadar uzaktadır. Anakara ile ulaşım deniz, demiryolu ve karayolu ile sağlanmaktadır. 1801-46 yılları arasında inşa edilen demiryolu köprüsü 3601m iken, 1931-32 yıllarında yapılan onarımlarla uzunluğu 4070m çıkarılmıştır.


Venedik'te 2 tane önemli Saint (kutsal olduğu kabul edilen kişi) öne çıkar: St.Todora (Thedora) ve St.Marco. St. Thedora yeni kurulmuş Doğu Roma İmparatorluğu'na bağlı bir kraliçedir. Evangelist St.Marco ise Hristiyan dininde kabul edilen dört İncil yazarından birdir. 828 yılında 2 Venedikli tüccar Onun Mısır'daki röliklerini (kutsal sayılan kişilere ait vücut parçaları veya eşyalar) Venedik'e getirmişler ve şehre hediye etmişlerdir. Venedik'e St.Marco'nun röliklerinin getirilmesinin ardından Venedik onur kazanmış ve St Marco'yu şehrin koruyucusu ilan etmişlerdir. St.Marco'nun sembolü olan aslan ise Venedik'in sembolü olmuştur.

Venedik'in diğer adı da Serrennissima (=huzurlu) dır. Bunun sebebi tüm sosyal ve politik yaşamın kanunlarla belirlenmiş olmasıdır. Adalet en önemsenen kuraldır.Örneğin hakimler hiçbir klüpe, partiye ve benzeri kuruluşa üye olamaz hatta yakınlık bile kuramazlar. Venedik bir şehir devleti iken sembolü kılıç ve kanunların yer aldığı bir kitaptır. Kanunların bu kadar önemsenmesinin sebebi kentin Ortaçağ sonlarında başlayan ve tamamen ticaret üzerine kurulu olan yaşamıdır.Kent güvenli bir liman olarak kurulmuştur.Özellikle Doğundan gelen mallar (kumaş, değerli taş ve madenler, halılar, baharatlar vs.) buradan , burjuva ve aristokrat ailelere dağıtılmıştır.Dolayısı ile uluslararası ticaretin yapıldığı bir şehir devletinde kanunların çok sıkı uygulanıyor olması tüccarların bu güvenli ortamı tercih etmesini sağlamıştır.

Venedik'te Avrupa'nın en eski Musevi Gettosu bulunur. 5 Sinagog, 1 Musevi Müzesi, Kosher Lokantaları, eski Musevi evleri ve Lido'daki eski Musevi mezarlığı bu din mensuplarınca ziyaret edilir.

St.Marco Meydanı'na varır varmaz bizi bir güvercin ordusu karşılar. Söylendiğine göre Venedik'e ilk güvercinler Kıbrıslı Tüccarlar tarafından, Venedik Dükü'nün karısına hediye edilmek üzere getirilmiş , bu tarihten sonra da giderek çoğalarak bu meydanın bir parçası olmuşlardır.Asıl sebep ise T.Marco Meydanı'nın da ki turist kalabalığının güvercinler için dilenciliğe çok müsait olmasıdır.

İklim

Venedik'te ısı sonbahar ve ilkbahar aylarında 15 derece civarındadır.Kış mevsimi oldukça soğuk geçer. Venedik'te yaz mevsimi çok sıcak değildir. Mayıs ayında Adriyatik'ten esen kuvvetli rüzgarlar (bora) esnasında deniz seviyesi yarım metre kadar yükselir yani St.Marco Meydanı'na gondol la girmeniz mümkündür.Bu iklim hareketi önemli ölçüde erozyona sebep olduğu gibi binalara da zarar verir.

Görmeden Dönmeyin - Sightseeing

Venedik'e gidince belki de görmeden dönülmeyecek en önemli yer Büyük Kanal'dır.
Burada bindiğiniz bir gondolda kanal boyu yapacağınız yolculukta gözünüze ister istemez birçok bina takılacaktır. Eğer bunların ne olduğunu merak ediyorsanız şimdi gondola birlikte binelim ve hepsini sırayla tanıyalım.

Büyük Kanal Venedik'in omurgasını oluşturmaktadır.Ters S harfi şeklindeki Kanal şehrin batısındaki şehre ulaşım noktalarından başlar ve doğusuna doğru kıvrım yaparak ilerler ve St. Marco Meydanı önlerinde sonlanır. Uzunluğu 3800m, genişliği 30 ile 70 m arası derinliği ise 5 m civarındır.

Kanalın her iki kıyısında 12. yüzyıldan 18.yüzyıla kadar tarihlenen konutlar antrepolar ve kamu binaları yer alır. Bu binaların çok büyük bölümü Venedik'in bir dünya ticareti başkenti olduğu dönemde burada oluşan yeni zengin aileler tarafından yaptırılmıştır. Binalar bugün de bu ailelerin isimleriyle anılırlar çoğuda bu binaların yüzyıllardır sahibidirler. Binalar genel olarak 16.yüzyıla tarihlenir. Kareye yakın dikdörtgen planlıdırlar. Giriş kat rustik taşlarla kaplanmış diğer katlar ise sütunlarla bölünmüş pencereli bir cephe düzeni gösterirler. Girişe yerleştirilen yarım daire kemerli kapı açıklıkları hem dışarıyla bağlantı sağlar hem de gelen veya gidecek olan malların yüklenmesinin yapıldığı yerlerdir. Giriş katları genel olarak depo olarak kullanılır. İkinci kat ise tüccar ve ailesine aittir. Özellikle giriş kapısı üzerindeki odalar. Bazen bu bölümün balkonlu da düzenlendiği görülür.

Ponte di Rialto

Ponte Rialto (Rialto Köprüsü): Bu ikinci köprü Büyük Kanal üzerindeki en eski köprüdür. Orijinali ahşap olan köprü 1440 yılındaki onarımda adeta yeniden ve yine ahşap olarak yapılmış ve bu onarım sırasında köprüye dükkanlar da ilave edilmiştir. Ortadan, gerektiğinde açılarak büyük deniz taşıtlarının da geçebildiği Rialto Köprüsü'ne bu özellik 16. yüzyılda kazandırılmıştır. Bu mekanizma için mimarlar arasında bir yarışma düzelenmiş Michelangelo, Palladio ve Sansovino gibi tanınmış mimarların katıldığı bu yarışmayı Antonio Da Ponte adlı ünlü olmayan bir mimar kazanmıştır. Kanalın en dar yerine yapılan köprünün ayakları yaklaşık 12.000 adet, çamurlu zemine saplanmış kolon üzerine oturmaktadır. Bugün köprü üzerinde 24 adet dükkan, arkadlı bir düzenlemeyle, yer alır.






Piazza S.Marco

Piazzetta Dı San Marco (St.Marco Meydanı): Şehrin en güzel anıt binalarından Dükler Sarayı ve Sansoviane Kütüphanesinin her iki yandan sınırladığı bu geniş alan St.Marco Kilisesi ile sonlanır. Alan ilk kurulduğunda pazaryeri olarak tasarlanmış ve kullanılmışsa da 1536 yılından sonra alanın temiz tutulması amacıyla burada pazar kurulması yasaklanmıştır. Alanın deniz tarafında, her iki tarafında birer tane sütun yer alır. Birinin üzerinde St.Marco'dan önce şehrin korucusu olan Bizans Kraliçesi Teodora'nin heykeli diğerinin üzeride ise Kentin koruyucusu St.Marco'yu sembolik olarak temsil eden ve Venedik'in de sembolü olan bronz bir aslan heykeli yer alır. Bu sütunlar Venedik'e 1125 yılında getirilmiş ve bugünkü yerlerine 1172 yılında Rialto Köprüsü'nün de ilk mimari olan Niccola Starantonia tarafından dikilmişlerdir. Eskiden bu sütunların arasında özellikle ölüm suçları infaz edilmekteymiş. Burada cezaları infaz edilen iki kişinin hikayeleri hala anlatılmaktadır:
Bunardan biri bir fırıncının oğlu olan Pietro Faziol (Il Forneretto) 'dur. Bir asili öldürdüğü için ölüm cezasına çarptırılmıştır. Cezanın infazdan sonra Pietro Faziol'ün suçsuz olduğu anlaşılınca anısına iki adet gaz lambası yakılmıştır. Diğeri ise Carmagnola Kontudur ve O'da hainlikle suçlanmış suçsuzluğu daha sonra anlaşılmıştır.

Dükler Sarayı (Palazzo Ducale): Pembe Verona Mermeri ve beyaz Istra taşından yapılmıştır. Gotik Üsluptadır. Venedik dukalarının ikametgahı ve yönetim merkezidir Yapının bir bölümü hapishane olarak da kullanılmıştır. İçi fresk tekniği ile yapılmış resimlerle süslenmiştir.

Libreria di San Marco (Sansovıno Kütüphanesi): Kütüphane binası St.Marco Meydanı'nın batı tarafı boyuncadır. Bu gösterişli bina Mimar Palladio'nun eseridir. Oldukça zengin nadir eserlerin bulunduğu bir kütüphanedir. Kütüphane Kardinal Bessarione tarafından oluşturulmuştur.

Saat Kulesi: St.Marco Meydanı'nın doğusundadır. 1496-1499 yılları arasında Mauro Coducci tarafından yapılmıştır. Kulenin iki yanında daha alçak olan binalar 1500-1506 yılları arasında Pietro Lombarda tarafından yapılmıştır. Kulenin üzerinde yer alan terasta bronz döküm olarak yapılan bir çan ve bu ana ellerindeki balyozlarla saat başı vuran iki erkek heykeli yer alır.





Fondamanento
Del Vin

The Basılıca of St. Mark's (St.Marco Kilisesi): Venedik Katedrali olarak da tanınan St.Marco Kilisesi (veya Bazilikası), bu deniz cumhuriyetinin gücünün de bir göstergesidir. 828 yılında Mısır'ın İskenderiye kentinden Venedikli iki tüccarın getirdiği St.Marco'ya ait rölikler ( kutsal sayılan birine ait vücüt parçaları veya eşyalar) kente bir onur kazandırır. Rölikler önce St.Thedora Kilisesi'nde muhafaza edilir. Dük Giustiniano Partecipazio Venedik'e ve St. Marco'ya yakışır bir kilise yapılmasına karar verirse de Onun bu isteği kardeşi Giovanni Partecipazio tarafından projelendirilir ve 832 yılında binanın inşaatı, 883 yılında ise dekorasyonu tamamlanır. 976 yılında çıkan bir ayaklanmada Dükler Sarayı yanar ve alevler bitişikteki Kiliseye de oldukça zarar verir. Kilisenin restorasyonu ise 1000 yılına doğru Pitro Orseolo tarafından yapılır. Daha sonra Dük Domenico Contarini mevcut kilisenin güzel olmadığına karar verir ve yıktırır. 1063 yılında yetenekli öğrencilere bir proje yaptırır ve yapılan bu projeyi hayata geçirtir. Kilise 1073 yılında tamamlanır. Yapı plan olarak Bizans Mimarisinde bir dönem sıkça uygulanan Yunan Haçı (+) planındadır. Dört eşit kolun her biri bir koridor ve kolların kesişiminde oluşmuş bir orta açıklık planın esasını oluşturur. Her kol ve orta açıklık birer kubbe ile örtülüdür.Kubbeler pandantifler yardımıyla ayaklara ve sütunlara otururlar. Yapının içinde kubbe içleri, pandantifler , kemer ve tonozlar , dışta ise ön cephede yer alan kemer alınlıkları mozaik tekniği ile resimlenmiştir. Resimlerde İncil'de yer alan özellikle Hz.İsa'nın hayatı ve mucizeleri ile St.Marco'nun hayatıyla ilgili konular işlenmiştir; ayrıca dekoratif amaçlı olarak bitki motifleri de özellikle kemerlerde görülür. St Marco Kilisesi Bizans Mimarisine öykünülerek planlanmış olmasına rağmen her dönemde getirilen bir çok parça ile Gotik, İslam ve Rönesans Üsluplarının özelliklerini de taşır.

1204 yılında Constantinapolis'e, Osmanlıya karşı güç oluşturmak için gelen Haçlı Ordusu, kenti yağmalamış, Bizans Devletinin bir dönem yıkılmasına da sebep olmuşlardır.Bu orduyu oluşturanlardan bir gurubu da Venediklilerdir. Yağmaladıkları sayısız eser arasında bronz 4 at heykeli ve Doğu Roma Ve Batı Roma İmparatorlukları 'nın birliğini sembolize eden Tetrark adlı 4 figürden oluşan heykeller en bilinenlerdir. Bugün St.Marco Kilisesi'nin cephesinde yer alan bu heykellerden Tetrark heykelinin kırık bölümü yakın zamanda kazılarda İstanbul'da çıkmış ve Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir. Oysa Venedik'te bu heykelin ve daha birçoğunun nereden geldiği belli değil veya Suriye kökenli olduğu söylenir. Hem 4 at heykelinin hem de Tetrark heykelinin orijinalleri St.Marko Kilisesi Müzesindedir. Müze bölümüne St Marco Kilisesi'nden ayrı olarak ücret ödenerek girilir.

Ponte Dei Sospiri (Hasret Köprüsü): Dükler Sarayı ile Prigioni Nuove (Yeni hapishane) arasında kapalı olarak inşa edilmiş 17.yüzyıl Barok Üslupta bir köprüdür. İsmini muhtemelen buradan cezaevine giden mahkumların Venedik'e son kez iç çekerek bakmasından almış olabileceği söylenir.

Rıva Degli Schıavoni: Ponte della Paglia dan , St.Marco Kanalı boyunca, Gierdini di castello'ya kadar uzanır.
1324 yılında oluşturulan bu alan 1780 yılında genişletilerek bugünkü halini almıştır. Yol boyunca çeşitli turistik eşyalar , oteller ve kafeler yer almaktadır.

Arkeoloji Müzesi: Müze 1523 yılında Cardinal Domenico Grimani tarafından oluşturulmaya başlamıştır. Eserler genellikle Antik Yunan ve Roma Dönemi bronz ve mermer heykellerdir.

Fransa / Paris

TARİHÇE

Seine Nehri kenarında romantizmin doruklarında bir gezi yapmadan,
Notre Dame Katedrali, Louvre Müzesi, Eiffel Kulesi ve
Champs- Elysées'i görmeden bu dünyadan gitmeyin.
İşte Paris....
Burası dünyanın en hızlı büyüyen, en aktif şehirlerinden biri.
Kaldırımlarından binalarına her şeyiyle Fransız ruhunu içinde barındırıyor. Buraya gelirken neler görmeyi bekliyordunuz kimbilir. Bakalım neler göreceksiniz?

TARİH
Paris ilk defa milattan önce üçüncü yüzyılın sonunda kurulmuştur.
İnsanlar ona 'Parisii' adını vermişlerdi. Önceleri İngiliz egemenliği altında kaldı;
ancak milattan önce 52. yüzyılda Julius Caesar'ın ordularının bölgeyi ele geçirmesiyle birlikte bölgede İngiliz egemenliği sona erdi ve Paris bir Roma şehri haline geldi.
Daha sonra ( M.S 508 yılında ) bölgeyi ele geçiren Frank Kralı I. Clovis şehrin adını
'Paris' olarak değiştirdi.

Paris son yıllarda sahne olduğu olaylarla adını daha fazla duyurmaya başlamıştır. Bunlardan ilki Lady Diana'nın esrarengiz ölümü, Fransa'nın 98 Dünya Kupası'nı alması
ve son olarak da Concorde faciasıdır.

Ne Zaman Gitmeli ?
Paris'e gelmek için en iyi zaman Mart - Mayıs arasıdır. Kış aylarında Paris bir kültürel cennet niteliğindedir. Bu zamanlarda kültürel bir etkinliğin olmadığı bir gün bulmak imkansız gibidir. Bununla birlikte okulların tatil olmasıyla birlikte sokaklar daha da kalabalıklaşır. Yaz aylarında Paris'te sıcaklık gözle görülür derecede artar. Yine yaz aylarında genellikle buradaki insanlar yıllık izinlerini kullanırlar. Bu yüzden bu zamanlarda trafik bayağı hafifler.





GÖRMEDEN DÖNMEYİN

Musée du Louvre ( Louvre Müzesi ) : Bu devasa bina 1200'lerde
inşa edildi. İlk restorasyonunu 16. yüzyılın ortalarında
gördü ve Kraliyet Binası olarak hizmet vermeye hazır hale geldi.
Daha sonra 1793 yılında müzeye dönüştürüldü.
1980'lerde Mitterand'ın 'Büyük Projeler' kapsamındaki çalışmaları sırasında müzeye 21 m yüksekliğinde bir cam piramit eklenmiştir. Başlangıçta hata olarak görülen bu ekleme daha sonra birçok ödül almıştır. Her gün binlerce insan ziyaret etmektedir.
Müzede tablolar, heykeller, antikalarla birlikte Mona Lisa,
Venus de Milo ve Winged Victory gibi ünlü eserler de görülebilir.

Centre Georges Pompidou : Centre Georges modern sanatın örneklerine ev sahipliği yapar. Burası Paris'in en fazla ilgi çeken ve de ziyaret edilen yerlerindedir. Bir kütüphane olarak da iş görmektedir. Burada 2000'in üzerinde periyodik yayına ulaşabilirsiniz. Buna İngilizce gazeteler ve dünyanın çeşitli yerlerinde çıkan magazinler de dahildir. Eğer binadan sıkılırsanız çevresindeki dükkanlar ilginizi çekebilir.

Notre Dame : Victor Hugo'nun ünlü eseri Notre Dame'ın Kamburu'ndan hatırladığımız bu Katedral gotik mimari özellikleri taşımaktadır. 1163 yılında inşa edilmeye başlanmış ve 1345 yılında bitirilmiştir. Notre Dame Katedrali 6000'in üzerinde kişiyi barındırabilecek niteliktedir. Birbirinden farklı şekilde dizayn edilmiş üç kapıya sahiptir ve bu kapılardaki mimari güzellik de ziyaretçilerin dikkatini üzerine çekmektedir. Katedralin içinde çok büyük bir kilise orgu vardır. Katedral kasvetli havasıyla olsa da görülmeye değer.
Kulelerinden Paris'i izlemek de ayrı bir zevktir.

Sainte Chapelle : Sainte Chapelle adını kendini dizayn eden mimardan almıştır. 1242 yılında inşa edilmeye başlanmış ve de 1247 yılında bitirilmiştir. Buranın yapılmasını Kral 9. Louis istemiştir. Geçen zaman içinde restore edilmesine rağmen hala eski çekiciliğini korumaktadır. Güvenliği de dikkate şayandır. Tıpkı bir havalimanı gibi sıkı korunmaktadır. Giriş ücretlidir. Eminiz gezdikten sonra verdiğiniz ücrete değdiğini göreceksiniz.

Musée d'Orsay : Müze 1900 yılında inşa edilmiş, şu andaki haline ise 1986 yılında kavuşmuştur. 1848 - 1914 yılları arasında yaşayan impressyonist ve postimpresyonist sanatçıların eserlerine ev sahipliği eder.
Müzede tabloların yanısıra heykelleri de bulabilirsiniz ki bu müzede
Auguste Rodin ve Camille Claudel gibi ünlü heykeltraşların eserleri de sergilenir. Ayrıca bahçesindeki heykeller de görülmeye değerdir.

Eiffel Kulesi : Paris'e gelip de Eiffel Kulesi'ni görmeden gitmek tabii ki olmaz. Kule adını tasarımcısı Gustave Eiffel'den almıştır. Fransız İhtilali'nin bir sembolü olmuştur. Yüksekliği 320 m ( 1050 fit ) olan kule 1930'a kadar
( Chrysler binası inşa edilinceye dek ) dünyanın en yüksek binası niteliğindeydi.
Kulenin en tepesine çıkıp manazarayı izleyebilir ya da bir cafeye oturup kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Avenue des Champs - Elysées : Burası ( yüksek fiyatlarda olmasına rağmen ) iyi yemek yiyebileceğiniz yerlerden biridir. Burada fast-food restoranları , araba galerileri , ve sinemaları bulabilirsiniz. Burası daha çok insanların akşamüstü yürümak için geldiği yerlerdendir.

Cimetiére du Pére Lachaise : Burası dünyanın en çok ziyaret edilen mezarlığıdır!! Moliére , Apollinaire , Oscar Wilde , Balzac , Marcel Proust ve Gertrude Stein gibi yazarların ; David , Delacroix , Pissarro , Seurat ve Modigliani gibi artistlerin ; Sarah Bernhardt , Simone Signoret ve Yves Montand gibi aktörlerin , şarkıcı Edith Piaf'ın ve dansçı Isadora Duncan'ın mezarları buradadır. Ancak en çok ziyaret edilen mezar 'The Doors' gurubunun 1971 yılında ölen solisti Jim Morrison'ın mezarıdır.

Place des Vosges : Burası Kral 4.Henri'nin 1605 yılında yaptığı planın bir parçası olarak inşa edilmiştir. Kral bölgeyi Paris'in en güzel yerlerinden biri yapmak için işe girişmiş ve 36 tane birbirinin aynısı ve birbirine bitişik ev inşa ettirmiştir. Evlerdeki mimari ilgi çekicidir : geniş pencereleri , dik çatıları , ilginç kaplamalı duvarları...Bu evlerden altı numaralı olanında 1832 - 1848 yılları arasında Victor Hugo yaşamıştır. Burası şu anda müzeye dönüştürülmüştür. Şu anda bu çevrede pahalı galeriler , dükkanlar , kafeler ve kahvelerini yudumlayan insanlarla dolmuştur.

Catacombes : 1785 yılında Paris'te artan mezarlıklar nedeniyle şehirde hijyen problemi doğmuştu. Bu problemi çözmek için ölülerin cesetlerinin özel inşa edilmiş yapılarda , tüneller içinde tutulması planlanmıştı. Böylece şehir tekrar eski temizliğine ve sağlığına kavuşacaktı. Bu amaçla inşa edilen yerlerden biri de Catacombes'tir. Catacombes yerin 20 m ( 65 fit ) altına inşa edilmiştir. Buradaki tünellerde yürürken duvarlarda kemiklere rastlayabilirsiniz. Ayrıca bu tüneller İkinci Dünya Savaşı sırasında da askeri amaçlı olarak kullanılmıştır.

MACERA ARAYANLARA

ILE de FRANCE : Burası 12. yüzyılda Fransız krallığının doğduğu yerdir. Bölgeye turistler tarafından adeta akın edilmektedir. Bölgede büyük bir eğlence merkezi olan Euro Disney bulunur. Bölgede ayrıca birçok tarihi mekan da bulunmaktadır. Buradaki 'Chateau de Versailles' Fransa'nın en ünlü ve en muhteşem yeridir. Buradaki eşsiz binaları ve muhteşem şatoyu görünce küçük dilinizi yutacağınızdan emin olabilirsiniz. Bu yapılar 1600'lerin ortalarında 14. Louis tarafından inşa edilmiştir. Ayrıca 'Hall of Mirrors'ı da görmeden geçmeyin. Buradaki muhteşem hazinelerin hepsi kraliyet ailesine aittir. Bu hazinelerden emin olun gözleriniz kamaşacak.

Canal Saint Martin : Bu kanal Right Bank'ın kuzeydoğu bölgeleri arasında akar.
Yaklaşık 5 km ( 3 mil ) uzunluğundadır. Romantik geziler için çok idealdir ve
kanalın iki yakasını birbirine bağlayan köprüler kesinlikle görülmeye değer.

GÖRMEDEN DÖNMEYİN

ÖZGÜRLÜK ABİDESİ : Özgürlük Abidesi New York'un sembolü durumundadır. 1865 yılında Edouard René Lefebvre de Laboulaye ve heykeltraş Frédéric -Auguste Bartholdi bir akşam yemeği partisine gittiler ve Amerika'nın politik özgürlüğünü onurlandırmak amacıyla bir abide yapmaya karar verdiler böylece onu 'Fırsatlar Şehri' ne armağan edebileceklerdi. 21 yıl sonra 28 Ekim 1886 tarihinde 45 m ( 151 fit ) boyundaki Özgürlük Abidesi halka açıldı. New York' a gelip de bu anıtı görmeden gitmek olmaz. Ancak 354 basamak çıkmak zor gelebilir ( Bu 22 ortalama yükseklikte binaya tırmanmakla eşdeğer!! ). Ancak yine de ziyaret etmeye değer bir yapı. Fakat ziyaret için kalabalık vakitler yerine nispeten sakin zamanları seçmek yararlı olabilir.


EMPIRE STATE BİNASI : New York'un gökyüzüne uzanan bu eşsiz yapısı sadece 410 gün içinde inşa edilmiştir ( hem de dünya ekonomik bunalımı sırasında ) .5th Avenue ve 34. Cadde'nin orada bulunan bina 102 kattan meydana gelmiştir ve 436 metre boyundadır. Binanın üzerinden geçecek uçaklar için bir anten konulması planlanmıştır ancak Hindenberg faciası bu planın hayata geçirilmesine engel olmuştur. 1945 Temmuzu'nda ( sisli bir gün ) B25 tipi bir uçak 79. kat civarında binaya çarpmıştır ve olay 14 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Ancak bina hala popülaritesini korumaktadır.Binanın 102. katından şehri izlemek hoş olabilir.

CENTRAL PARK : Empire State Binası'nın en üst katından etrafınıza bakınca Central Park'ın ne kadar muhteşem göründüğüne tanık olacaksınız. Central Park şehrin trafiğinden, gürültüsünden kaçmak için iyi bir yerdir. Central Park 1873 yılında yapıldığında şehrin stresinden kaçan insanların uğrak yeriydi. Bununla beraber bugün orada koşu yapanlara, kaykayla kayanlara ve de müzisyenlere rastlayabilirsiniz. Daha sakin yerler arıyorsanız 72. Cadde civarında uygun yerler bulabilirsiniz. Parkta küçük bir hayvanat bahçesi ile birlikte spor yapabileceğiniz ( baseball, frizbi, buz pateni gibi )

TIMES SQUARE : Times Square New York'un ışıltılı yerlerinden biridir. Ancak 1960 'larda sinema salonlarının adult eğlence yerlerine dönüşmesi ve buranın renkli, çılgın, tehlikeli insanların mekanı haline gelmesiyle önemini kaybetmeye başlamıştı. Ancak izleyen yıllardaki büyük bir temizlik operasyonuyla bugünkü popüler haline geldi. Her yıl başı gecesinde buraya bir milyona yakın insan One Times Square'in çatısından konfeti atılışını izlemek için gelir. 90 saniyelik bir gösteri ve ardından insanlar gecenin kalanında ne yapacaklarını düşünürler.

METROPOLITAN SANAT MÜZESİ ( THE MET ) : New York'un yukarı kuzey kısmı adeta bir kültür merkezi işlevi görür. 5th Avenue ve 57. Cadde müzelerin bol olduğu yerlerdendir. Bunların en ünlüsü ve de en büyüğü Metropolitan Sanat Müzesi'dir. Müzeye turistlerin yoğun ilgisi vardır. Üç milyonluk obje koleksiyonuyla -mısır mumyalarından , baseball kartlarına- müze ilk uğranılması gereken yerlerden.

MODERN SANAT MÜZESİ ( MOMA ) : New York'un en büyük müzelerinden biridir ve mimari yapısıyla da dikkati çeker. Her yıl özel koleksiyonların sergilendiği bir yerdir. Müze MOMA ( Museum of Modern Art ) olarak da bilinir. Müzede kendi koleksiyonları dışında Picasso'nun 'Les Demoiselles d'Avignon' , Van Gogh'un 'Starry Night', Claude Monet 'nin 'Water Lilies' ve Piet Mondrian'ın 'Broadway Boogie-Woogie' adlı eserleri de sergilenir.Müze ayrıca ilginç fotoğraf koleksiyonları ve hoş hediyelik eşya mağazasıyla gezilmesi gereken yerlerin başında.

DİĞER MÜZELER : Frank Lloyd Wright tarafından dizayn edilen Solomon R Guggenheim Müzesi spiral geometrik yapısıyla dikkate değer bir yer.
Whitney Museum of American Art da modern sanatın örneklerini içinde barındırır. Amerikan Doğal Sanatlar Müzesi de dinazor koleksiyonu ve 30 milyona yaklaşan objeleriyle dikkati çeker. Televizyon&Radyo Müzesi de yağmurdan kaçanlar ya da yürümekten yorulanlar için iyi bir durak. Müzede 75.000 televizyon ve radyo yanına müzedeki 90 konsolun herhangi birinden ulaşabilirsiniz.

SOHO : SoHo ( South of Houston = Houston'ın güneyi ) sanat galerilerinin, giyim mağazalarının ve de butiklerin yoğunlaştığı bir yerdir. Kendi sınıfında dünyadaki sayılı örneklerinden olan binalarıyla dikkati çeker. Ayrıca bölgedeki mağazaları dolaşmakta hoş olabilir ( Nasılsa kimse sizi satın almaya zorlamıyor!! ).

TRIBECA : Tribeca SoHo kadar turistler açısından dikkate değer bulunmasa da adının açılımı SoHo'dan daha hoştur : Tribeca =TRIangle BElow Canal ( kanalın altındaki üçgen ).Tribeca eski depoları, apartmanları, hoş manzaralı restoranları, barları ve Robert De Niro'nun sahibi olduğu Tribeca Film Prodüksiyon Şirketi ile hoş bir yerdir. Burada bir lokal barda oturmuş içkinizi yudumlarken ünlü bir yıldızı görmeniz olağan şeylerdendir.Bu gibi yönleriyle Tribeca görülmeye değer bir yer.

GREENWICH VILLAGE : The Village ( New Yorklular ona böyle derler. ) şehrin en popüler yerlerinden biridir. Bölge radikalliğin ve yabancılığın sembolü durumundadır. 1900'lerin başlarında artistler ve yazarlar buraya yerleşmeye başladı, onları 'Blue Note' ve 'Village Vanguard' gibi ünlü kulüplerde çalan caz müzisyenleri izledi. 1940'larda burası gaylerin toplandığı bir yer konumundaydı, 1960'larda ise hippilerin. Bu şekilde el değiştiren yer aslında birçok ünlü kişiyi içinde barındırmıştı. Jimi Hendrix burada yaşamıştı ve Rolling Stones burada kayıt yapmıştı. Ve söylenenlere göre Bob Dylan ilk esrarlın sigarasını burada yakmıştı. The Village bu özellikleriyle tarihi bir yer niteliğindedir.Kafeleri, dükkanları, gay barları ve de kalabalık Washington Square Parkı ile ziyaret edilmesi gereken yerlerden

Madrid / İspanya

TARİHÇE

Cibeles - Madrid
Cibeles - Madrid

Madrid'i Romalılar kurmuştur. Kesin dönem bilinmese de 3. ve 5. yüzyıl arasına tarihlenir.

Madrid ' i 10.yüzyılda Magerit adıyla bir Müslüman Merkezi olarak görürüz.
16.yüzyılda şehir İspanyol İmparatorluğu'nun başkenti olur. Burası 17.yüzyılda Cervantes, Lope de Vega ve Calderon gibi yazarların
yaşadığı bir entelektüeller kenti haline gelmiştir. 18.yüzyılda kültür hayatı en üst seviyededir. 1808-1813 yılları arasında
Napolyon tarafından ele geçirilen Madrid, yönetimin tekrar İspanya'ya geçmesinin ardından 20.yüzyıla kadar toparlanamamıştır.
1931 yılında kurulmaya çalışılan demokratik rejim 1936 -1939 yılları arasında iç savaşla kesintiye uğramıştır.
( Hemingway ' in " For whom the bell tolls " - Çanlar kimin için çalıyor - eseri bu iç savaşı anlatır. )
İspanya bugün 2.Dünya savaşı sonrası kurulan monarşik sistemle idare olunmaktadır.

Mano - Botero - Madrid
Mano - Botero

Genel Bilgiler

Madrid çevresindeki yerleşimlerle birlikte yaklaşık 3 milyon nüfusu olan bir şehirdir.
Deniz seviyesinden 700m yükseklikte bir plato üzerine yaklaşık 8000 km2 üzerine kurulmuştur.
Oldukça modern görünüşlü olan bu Avrupa başkentinde, şehir merkezinde özellikle 19.yüzyıla tarihlenen çok sayıda bina yer almaktadır.
Şehir merkezinde, şehrin hafızasını koruyan bu tarihi doku, şehir dışına doğru çıkıldıkça yerini düzenli yaşam alanlarına bırakmaktadır.





Puerto del Sol: Madrid'e ister yalnız isterse bir gurupla gidin öncelikle bulmanız gereken nokta Puerto del Sol'dur. İspanya'nın resmi olarak merkezi kabul edilen nokta Puerto del Sol 'deki belediye binasının önündedir.

Tam karşınızda, biraz dikkatli bakarsanız ağaca dayanmış bir ayı heykeli göreceksiniz ki bu heykel Madrid şehrinin amblemidir. Artık İspanya'nın ortasını bulduğunuza göre bu noktayı kendinize referans kabul edip buradan çeşitli yönlere açılan anacaddeler üzerinde yapacağınız kısa yürüyüşler gün bitiminde şehri tanıyor kılacaktır size. Ama fazla vaktiniz yoksa sadece en popular yerleri gezmek istiyorsanız kolayca elde edebileceğiniz bir şehir planıyla aşağıdaki yerleri ziyaret edebilirsiniz.


Palacio Real (Royal Palace) 18. yüzyılda Bourbon'ların ( yönetimdeki aile) idare binası.
Calle de Bailen'de, Puerto del Sol'den, Calle Mayor'u izleyerek, cadde bitiminde güneye döndüğünüzde çıkarsınız.


Museo Del Naturale

Monasterio de las Descalzas Reales (Monastery of the Descalzas Reales): 1733 yılında kral V. Felipe tarafından yaptırılmıştır. Calle de Preciaus' üzerinde (sağdan 2.sokak) Puertodel Sol'un en kuzeyindeki ana cadde.

Plaza de la Independencıa (Alcala Gate): Kral III. Charles tarafından şehre giriş kapısı olarak tasarlanıp neo-klasik üslupta yaptırılmıştır. Puerto del Sol'den sol tarafa yaklaşık 20 dakikalık hızlı bir yürüyüşle ulaşılabilir.

Retiro Park Alcala Gate'I geçtikten sonar sağ kolda yer alır.12 hektarlık bir alan üzerine kurulmuştur. 17.yüzyılda Retiro Sarayı'nın bir bölümü olarak düzenlenmiştir.İspanya iç savaşı sırasında oldukça hasar görmüşse de park içindeki bitkiler, çeşmeler, havuzlar, anıt ve heykeller ve bahçe düzenlemeleri görülmeye değerdir.

Grand Via Madrid'in tarihi dokusu içine yerleşmiş en popular alış-veriş merkezi. Şehrin
kuzeyindedir.

Plaza de Colon 1885 yılında Arturo Melida tarafından düzenlenmiş bir bahçe ve kültür merkezi kompleksidir. Alanın ön tarafında oldukça yükseltilmiş bir kaide üzerinde Columbus keşiflerini İspanyollar'a sunuyor gibidir.

Plaza de Espana Kentin en yoğun caddelerinden biridir.Resmi binaların bir çoğu bu cadde üzerindedir. Ayrıca Cervantes Anıtı da, bu doku içinde yine yel değirmenlerine savaş açmış iki kahramanıyla yer almaktadır.


Museo Del Prada
Museo Del Prada

Plaza Mayor Kare bir avlu etrafında düzenlenmiş 136 binadan oluşur. Mutlaka görün. 1619 yılında krallığa prestij sağlayacak bi alış-veriş merkezi olarak inşaa edilmiş. Hala çeşitli dükkan ve atölyelerden oluşan oldukça güzel bir ortamı var. Ayrıca bu açık avluda binada yer alan 437 balkondan da seyredilen boğa güreşi gibi geleneksel oyunların yanı sıra kraliyet ailesine ait düğün törenleri yapılmaktaymış. Bugün de çeşitli yerel festivallerde bu alan kullanılmaktadır. Alanın ortasında Kral III. Philip'in at üzerinde heykeli yeralmaktadır.
Plaza Mayor'da vereceğiniz bir kahve molasının ardından Madrid'in 17.yüzyıldaki merkezine doğru ilerleyebilirsiniz. Ayrıca burada şehrin en eski binalarını "Casa de Cisneros"u görebilirsiniz.

La Maja Desnuda - Goya

Prado Museum (Paseo del Prado): 18.yüzyılda yapılmış olan bina Neo-Klasik üsluptadır. VII.Ferdinant ve karısının girişimleriyle oluşan kolleksiyona ait yaklaşık 300 adet parça ile kurulan müze bugün 7000 civarında eserle dünyanın en önemli Avrupa sanatı koleksiyonlarından birine sahiptir. Romanesk Dönemden günümüze kadar tarihlenen eserler İspanyol sanatçılarına
( Velazquez, El Greco, Goya...) ait oldığu gibi Avrupanın çeşitli dönemlerde faaliyet göstermiş diğer okullarının da (Bosch, Rubens, Mantegna, Raphael Tintoretto, Tiziano Caravaggio, Botticelli, Dürer, Poussin...) temsilcilerinin uygulamalarını içerir. Eğer plastik sanatlar ilginizi çekiyorsa Prado Müzesine sabah erkenden, hatta kuyruğa girmek için mesai başlamadan (09:00-15:00) gidin. Pazartesi kapalıdır.

İspanya'da 3F 'nin (Flameco, Football, Fiesta) ülkenin popüler kültürü içinde önemli bir yeri olduğunu herkes bilir. Flamenco Dansı bugün genellikle turistik bir gösteri niteliğinde olup daha çok akşam saatlerinde organize edilmektedir. Bu konuda bilgiyi en rahat şekilde otel resepsiyonlarından edinebilirsiniz. Madrid'in dünyaca ünlü 2 futbol takımı olan Real Madrid ve Atletico de Madrid takımlarını ise duymayanınız yoktur. Özellikle Barcelona ile olan ezeli rekabet hele de ünlü Bernabeu Stadyumun'daysa...

Boğa güreşleri Madrid'de özellikle Mayıs ayının ortalarından itibaren Calle de Alcala ve Vista alegra Metro istasyonu yakınındaki arenalarda, eğer zevk alıyorsanız, izlenebilir. Buralardan anı olarak alacağınız kılıç, bıçak türü eşyalar dönüşte havalimanında muhtemelen sorun çıkaracaktır.

L O S A N G E L E S / AMERİKA

TARİHÇE

Dünyada Los Angeles kadar filmlere konu olan, televizyonda gözüken ve magazinlere kapak olan başka bir şehir daha yoktur. Los Angeles Amerikan Rüyası'nın doğduğu yerdir. Eğer buna hazır değilseniz bu rüyayı biraz can sıkıcı ve biraz da korkutucu bulacağınızdan süpheniz olmasın.
Öte yandan starları görmek, onlara daha yakın olmak istiyorsanız
kesinlikle doğru yere geldiniz.

TARİHİ
Los Angeles'da ilk yerleşmenin M.Ö 5000-6000 yılları arasında burada yaşayan Hindistanlılar tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Los Angeles'a gelen ilk Avrupalı kaşif Portekizli denizci Juan Rodriguez Cabrillo'dur. Cabrillo 1542 yılında buraya ayak basmıştır.
Ancak Los Angeles'a gerçek anlamda insan göçü 18. yüzyılda yaşanmıştır. 1769 yılında California'nın İspanyol yöneticisi Don Gaspar de Portola ve Junipero Serra, San Diego'nun kuzeyinden harekete geçtiler ve geçtikleri yerdeki insanları Hıristiyan olmaya zorladılar ve aynı zamanda geçtikleri yerler üzerinde yerleşmeler inşa etmeye başladılar. Bunlardan iki tanesi : Mission San Gabriel Archangel ( 1771 ) ve Mission San Fernando Rey de Espana yerleşmeleri bugünkü Los Angeles'in temellerini oluşturdular.

Bu iki yerleşmenin gelişmesiyle bugünkü Los Angeles meydana geldi.
Bir dip not olarak söyleyelim: Angel City ( Melekler Şehri )Los Angeles tarihinde birçok facia
( özellikle depremler ) görmüştür. Ne ki, özellikle Japon teknolojisi ve deneyimi ile hayatını kaybedenlerin sayısı her yeni depremde düşmektedir..:))

NE ZAMAN GİTMELİ?
Los Angeles'da çöl iklimi görülse de kuzeyindeki ve doğusundaki dağlar şehri aşırı sıcaklık değişimlerine karşı korumaktadır. Los Angeles'da Ağustos ve Eylül ayları yılın en sıcak zamanlarıdır. Ocak ve Şubat ise yılın en ılık ve en yağışlı geçen zamanlarıdır. Los Angeles'da sıcaklıklar ( genel olmamakla birlikte ) 21 derece ( 71 F ) civarındadır. Ancak yazın sıcaklıklar 32 dereceye ( 90 F ) çıkabilir ve de kışın 12 dereceye ( 55 F ) kadar düşebilir.

Los Angeles'ı ziyaret etmek için kesin bir zaman bir zaman söylenemez.
Kalabalık plajlardan ( ve tabii ki güzel kızlardan ) hoşlanıyorsanız Los Angeles'a yazın gitmenizi öneririz. Ancak daha sakin bir zamanda ve daha ucuz bir şekilde gitmek istiyorsanız en uygun zamanlar Nisan - Mayıs ve Eylül - Kasım ayları arasındaki zamanlardır.

ÜLKE BİLGİLERİ

Para Birimi: Amerikan Doları

Konuşulan Diller: Resmi dil İngilizce'dir.
İspanyolca'da giderek yaygınlaşmaktadır.

Uçuş Süresi: 9 saat

Saat Farkı: Batısı 7 saat, doğusu 9 saat geri.

İklim-Sıcaklık: Ülkenin kuzey bölümünde dört mevsim görülür.
Kışlar bazı bölgelerde oldukça soğuk geçer.
Yazlar ise sıcak ve nemlidir. Güneyde ise çöl iklimi
hakimdir. Güney bölgesini doğu, merkez ve batı olarak
düşünmek lazım. Batı ve Doğuda kışın dahi çok soğuk
olmaz, sonbahar günleri zaman zaman yağmurlu olabilir.

Sağlık ile ilgili Detaylar: Sağlık ile ilgili sorun yoktur.

Giyim: Kış dönemi ziyaretlerinde mutlaka kalın giysiler bulundurmak
lazım. Yazın rahat ve ince kıyafetler tercih edilmeli. Baz bölgelerde
çöl iklimi görülebildiği için akşam ihtiyaç duyabileceğiniz
türden sweat-shirt almanızda fayda var.

Önemli Telefonlar:
Ülke Kodu: 1

Hastaneler:

East Los Angeles Doctors Hospital : Adres : 4060 E Whittier Bulvarı Tel : ( 213 ) 268-5514

Edgemont Hospital : Adres : 4841 Hollywood Bulvarı Tel : ( 213 ) 913-2900

Good Samaritan Hospital : Adres : 1225 Wilshire Bulvarı Tel : ( 213 ) 977-2121

Hospital of the Good Samaritan : Adres : 616 S Witmer Caddesi Tel : ( 213 ) 977-2121

Nihon Medical Group : Adres : 430 E 2.Cadde Tel : ( 213 ) 617-2228


Türk Konsolosluklar :
NewYork: Turkish Center 821 United Nations Plaza 5th
floor NewYork
Tel: (1 212) 949 0159 -60 -61
Los Angeles: 4801 Wilshire Blvd., Suite 310 Los Angeles
Tel. (1 213) 937 0110
NewYork FK Havalimanı : 1 718 244 4444
Los Angeles Havalimanı : 1 310 646 5252
Alo vatan: 1 800 8282 646
Türkiye'ye Telefon Nasıl Açılır?
00+90+alan kodu+telefon numarası
Cep telefonlar çalışmaktadır.

Banka ve Dükkanların Açık Olduğu Saatler:
Bankalar: Hafta içi 09.00-15.00. Baz şubeler cumartesi günleri açıktır .
Müzeler: Her gün 10:00-17.30 ( Hafta içi bir gün kapalıdır, şehirden şehire değişmektedir ).
Dükkanlar: Pazar hariç 10:00-19:00. (Shopping Mall'lar haftanın 7 günü açık).

GÖRMEDEN DÖNMEYİN



DOWNTOWN LA: Sizin de aklınızdan geçtiği üzere downtown otobanlarla çevrilmiş durumdadır. Hollywood Otobanı kuzeyde , Harbor Otobanı batıda , Santa Monica Otabanı güneyde kalır ve diğer otobanlar da LA Nehri ile LA2in doğu kısmı arasında bulunur.

Doğu-Batı doğrultusunda sekiz bloktan oluşan Civic Center Amerika'nın Washington, DC'den sonraki en büyük hükümet binasıdır. Binada LA'le ilgili görev yapan tüm federal ofisler ve ABD Federal Mahkemesi bulunur. Bina 1995'te O.J Simpson davasının görüldüğü yerdir. Bina ayrıca 'Superman' dizisinde 'Daily Planet' olarak da kullanılmıştır. Ayrıca bu civardaki LA Çocuk Müzesi de önemli yapılardandır.

Civic Center'ın birkaç blok ötesinde 'El Pueblo de Los Angeles' bulunur. Burası 18 hektar bir alan kaplayan tarihi bir parktır. Park 1781 yılında buraya ilk gelenler tarafından yapılan binaları da içinde barındırır. Parkta en ilgi çeken yer 1930 yılında restore edilen Olvera Caddesi'dir. Burada
( Olvera'da ) alışveriş yapmak için birçok dükkan bulabilirsiniz ( özellikle de Meksikalılara ait ).

El Pueblo'nun tam karşısında Union Station bulunur. Burası Los Angeles'ın mimari hazinelerinden biridir. İspanyollar tarafından 1939 yılında inşa edilmiştir ve de hem Arap sanatından hem de modern sanattan izler taşır. Eğer trende değilseniz burası durup gezmeye değecek bir yer. Buradan birkaç blok kuzeyde Chinatown ( Çin Mahallesi ) bulunur. Chinatown LA'de yaşayan 200.000 Çinlinin kültürel çekirdeğini oluşturur. Burada tipik Çin porselenlerine , Çin restoranlarına , ipek elsibe satan dükkanlara ve tabii ki akupunktur yapan insanlara rastlayabilirsiniz.

Civic Center'ın güneydoğusunda Little Tokyo ( Mini Tokyo ) bulunur. Burası 1880'lerde LA'ye gelen Japonlar tarafından kurulmuştur. Little Tokyo LA'de yaşayan ve sayıları çeyrek milyona yaklaşan Japonlar için kültürel bir merkez niteliğindedir. Burada Japon suşi restoranlarını , Japon bahçelerini ve alışveriş merkezlerini bulabilirsiniz. Burada ayrıca tarihi bir Budist tapınağında bulunan Japon-Amerikan Ulusal Müzesi de görülebilir.

Civic Center'ın güneybatısında Modern Sanat Müzesi bulunur. Müze Japon mimar Arata Isozaki tarafından dizayn edilmiştir. Burada dünyanın en ünlü resim koleksiyonlarını , heykelleri ve de 1940'dan günümüze dek çekilen özel fotoğrafları bulabilirsiniz. MOCA ( Modern Sanat Müzesi )'nın batısında Westin Bonaventure Oteli bulunur. Oteldeki camdan kuleler görülmeye değer nitelikte.

Civic Center'ın güneyindeki 'Hispanic Shopping District' ucuz restoranları , gelinlikçileri , ve de çalınan Latin pop müziğiyle görülmeye değer yerlerden.Ayrıca Broadway ve Hill Caddesi arasındaki Grand Central Market de görülmeli ; çünkü Los Angeles'daki en eski ve de en büyük açık hava marketi.

HOLLYWOOOD
LA aslında sinema filmleriyle ünlenmiştir. Sinemanın merkezlerinden olan Hollywood şu anda eskisi kadar bir sinema merkezi değildir ; ancak sinemayla ilgili birçok tarihi unsura sahiptir. Hollywood Bulvarı'ndan aşağı doğru yürüyün. Bu sırada birçok ünlü mekan göreceksiniz. Çin Tiyatrosu ( Chinese Theatre ) bunlardan sadece biridir. Bu yolun üzerinde 150 ünlünün yol üzerine bıraktığı izleri görebilirsiniz. Burayı geçtikten sonra kendinizi başka bir tarihi mekanda ilk Akademi Ödülleri'nin verildiği yer olan Roosevelt Oteli'nde bulacaksınız.

Hollywood ve Vine'ın köşesi eskiden film endüstrisi açısından çok önemliydi. Bu eski günlere ait birçok tarihi objeyi 'Collectors Book Store'da bulabilirsiniz. Eğer Hollywood'dayken bir ünlüye rastlayamazsanız Hollywood Wax Museum'a veya 'Frederick's Hollywood Lingerie Museum'a bir uğrayın.

DISNEYLAND ( EĞLENCENİN KALBİ )
LA'ye gelip de Disneyland'e uğramadan gitmek olur mu? Tabii ki hayır!! Disneyland dört ana bölümden oluşur : Birinci bölüm Adventureland ( Macera Alanı ) adı verilen bir ormandan oluşur ve Indiana Jones ve Forbidden Eye bölümleri görülebilir. İkinci bölüm olan Frontierland bir vahşi batı havası oluşturur. Üçüncü bölüm olan Fantasyland Disney'in favori karakterlerini içinde barındırır. Son bölüm olan Tomorrowland ( Gelecek Alanı ) ise gelecekle ilgilidir. Tüm bunlarla birlikte Disneyland çok kalabalık bir yerdir . Bu yüzden buraya öğleden sonra çocukların evde uykuya yattığı saatlerde gelmeniz sizin için daha iyi olacaktır.

UNIVERSAL CITY
Universal City LA'in en büyük , en eğlenceli parklarındandır. İçinde Universal Studios film stüdyolarını da barındırır. Stüdyo 1915'te inşa edilmiştir ve 1964 yılından bu yana halka açıktır. Backlot Tour'daki bir tramvaya binerek buraya gezebilir , film çekilen alanları görebilirsiniz. Burada özel efektleri görme şansınız da olabilir. Burada ayrıca sekiz adet restoran bulunmaktadır. Burayı gezip restoranların birinde yemek yemek hoş olabilir.

BEVERLY HILLS
Beverly Hills , zengin ve ünlülerin yaşadığı bir yerdir. Bölge birçok diziye ve de filme mekan olmuştur. Burada her köşe başında bir mersedes görmek işten bile değildir ( Buna hazır lsanız iyi olur.). Eğer burada alışveriş yapmak isterseniz ( ki hiç de önermeyiz ) Rodeo Drive' a gidebilirsiniz. Burada Tiffany , Armani , Vuitton gibi ünlü markalar kim en pahalı yarışı içerisinde satış yapmaktadır.

Kuzey Beverly Hills lüks yaşamın ana merkezi konumundadır. Burada Jack Nicholson , Warren Beatty ve Harrison Ford gibi ünlülerin evlerini görebilirsiniz. Eğer daha sakin ancak yıldız kaynayan başka bir yer görmek isterseniz LA'in batısındaki 'Bel Air' a uğramanızı tavsiye ederiz.

MALIBU
LA'de bulunan plajların çoğu kirlidir ve o kadar da rağbet yoktur bu plajlara ancak bazı plajlar gitmeye değer niteliktedir. Malibu da Güney California'nın en çok temiz plajlarındandır. Eğer güneşlenmek veya denize girmek istiyorsanız Malibu sizin için en iyi seçim olacaktır. Malibu'da birçok yer özel işletmeler tarafından sahiplenilmiş olsa da burada halka açık çok hoş plajlar bulacağınıza emin olabilirsiniz.

SANTA MONICA
Santa Monica şehrin en misafirperver komşularından biridir. '3rd St. Promenade' Santa Monica'nın kalbi durumundadır. Burada çok iyi sinemalar , barlar , kafeler bulabilirsiniz. Aynı bölgedeki Santa Monica Rıhtımı da ilgi çeken yerlerdendir. Rıhtım 1908- 1921 yılları arasında inşa edilmiştir. Rıhtımda iyi yemeler yapan restoranlar bulabilirsiniz ,tabii ki deniz ürünleri çeşitleri açısından bayağı doyurucular.

VENICE PLAJI
Venice Plajı insan yoğunluğunun fazla olduğu yerlerden biridir. Plajdaki 'Ocean Front Walk' bölgesi koşucular , akrobatlar , müzisyenler , basket oynayanlar ve de zinde kalmakla kafayı bozmuş insanlarla doludur.Burası yıllar önce sadece sular altında kalmış bir yerdi ; ancak bir sigara şirketi burayı gondolla kanallarında gezi yapılan bir eğlence alanına dönüştürdü. Şu anda birçok kanal kapanmış olsa da bölge eski canlılığını hala korumaktadır. Burası alışveriş yapmak sonra da oturup insan kalabalıklarını seyretmek için uygun bir yerdir.

GETTY MÜZESİ
LA'deki müzelerin en başında J. Paul Getty Müzesi gelir. Müze Santa Monica'nın batısında Pasifik Kıyı Yolu üzerindedir. Müzenin orijinal koleksiyonu bir villa içinde bulunmaktadır ve koleksiyonun değeri yaklaşık üç milyar dolardır. Müze içindeki ve dışındaki bahçeleri , Yunan-Roma zamanında kalma olan antika objeleriyle dikkati çekmektedir. Villa 1997 yılında halka kapatılmıştır ve 2001 yılına kadar açılmayacaktır ; ancak müzedeki fotoğraflar Santa Monica Dağları'ndaki Getty Center'da görülebilir.

Diğer müzeler de görülmeye değerdir. Modern sanatın en iyi koleksiyonlarını içerisinde barındıran 'Modern Sanat Müzesi' , insan davranışlarını ele alan 'Museum of Tolorance' , ve güzellikle ilgili objeleri içinde barındıran 'Max Factor Güzellik Müzesi' bunlardan birkaçıdır.